« Önceki |

25/2/2009

İBN EL-ARABİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE /"İLÂHİ BEN" İLE "BEŞERİ BEN"


İBN EL-ARABİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE
"İLÂHİ BEN" İLE "BEŞERİ BEN"

Derleyen
Metin BOBAROĞLU
Roger ARNALDEZ

    İlâhi BEN
    Kavranılamayan, anlatılamayan, mutlak (aşkın) olan bir Zat (essence) vardır ve saf varlık ancak ona aittir. O olmayan her şey, bizatihi (en-soi) yok olan (adem) ve bu yokluk (non-etre: varlık olmayan) temelinde, içinde Zattan bir şeyler yansıttığı ölçüde bir varlığı kabul eder.

    İbn El-Arabi'nin düşüncesi modellerini Parmanides'in düşüncesinde bulmaktadır.
    Yeni Eflatunculuk (Neo Platonizm) bu düşünceyi Eflatun'un Sofist ve Parmenides diyaloglarındaki düşüncesinde, özellikle Uknum Teorisinde ve Plotin'in düşüncesinde, görüş ve hakikatin iki yoluna göre, varlık ve görünüşün zıddiyeti olarak anlamıştır.
    Bu düşünce Spinozanın ve bazı noktalardan Leibnictz'in düşüncesinin bütün ırasına (karakterlerine) sahiptir.

    Dini fikirler planında bu düşünce çok yalın olarak bir nevi temsili (Alegorik) bir yorumla Kuran metinlerini, varlığın bu diyalektik yapısının ancak mecazi ifadeleri olmaya götürecektir.

    Olumsuzlama (tenzih) yolu izlendiğinde, Tanrıya doğru akılcı (rasyonel) olarak yükselmenin olanaklı olduğu görülür.
    Olumsuzlama (tenzih, voie negative), Tanrıya onun kendinde olduğu gibi olumlu (müsbet, pozitif) olarak ulaşmaya olanak tanımaz. Çünkü o, zatında açıklanamayan ve erişilemeyendir. Ama olumsuzlama yoluyla insan aklı mutlak bir aşkınlığın varlığını formüle edebilir.
    Bununla beraber Tanrı, tenzih yoluyla yadsınarak (inkar edilerek) aşılabilen şeylerin çok daha ötesindedir. (Tenezzehe'an tenzih külli münezzih)
    Bu varlığın dokunulamayan gizi (sırrı, gaybın örtüsü) vahiy tarafından çok fazla açılmış değildir. Birlik içinde bile alınsa, varlıkların bölünmüşlüğü (kesreti) Zatı ilgilendirmez.

    Arabi, İhlas suresinin birinci ayetinde Hüviyet (ipseite divine) teknik teriminin oluşturulduğu Huve (O) yi yorumlarken Huve'nin Zatın özel ismi olduğunu söyler.
    O (Huve) gaip (üçüncü şahıs) zamiridir ve orada bulunmayan (gaip), varlık biçimi kavranılamayan, gaip olduğu sürece bir yargı (hüküm) objesi olamaz. Bu nedenle o kavranılmadıkça onun hangi halde olduğu bilinemez.
    O halde kavranıldığında artık o, O değildir. Çünkü kavranılamayan gayb onu örtmekten geri durmuştur. (sarf-ı nazar etmiştir)

    İbn El-Arabi şöyle diyor "Tanrı, "batın" ismini ilk, son ve zahir isimler gibi bu ilâhi sıfatlar tarafından açıklanmış olması nedeniyle bunlardan sonraya atmıştır.
    Çünkü ilâhi karakter, sonraki isimde, öncekinde olduğundan daha tam ve daha mükemmeldir.


    Son, ilk olanda olanı kapsar; Zahir, son ve ilk olanda olanı kapsar; Batın ise, zahir, son ve ilkte olanı kapsar. Eğer batından sonra bir şey gelseydi o da, batını ve ondan önce olanları kapsayacaktı.

    Burada kesin anlam, bu dört ismin dışında bir şey olmasını yasaklıyor: Beşincisi yok. Ancak çok yüce olan ona ait kimlik (hüviyet, hüviyye, ipseite) var. Bu âlemde bu dört isimden çıkarılanın dışında başka bir hüküm (statut axiologique) yoktur. Ruhlar ve cisimler aleminin görünmesi onların suretlerine aittir ve orada bu ikisinin dışında başka bir âlem yoktur. O halde zahir ve batın bu iki sıfatın ait olduğu Zatın hüviyeti değildir.

    Zatta belirlenebilecek hiçbir şey yoktur. Bu aşamada denebilecek şey; Zatın varolduğu ve o olmayanın var olmadığıdır.

    İlahi hüviyet aynı anda ve bağıntılı olan bir onaylama (tasdik, afirmation) ve yadsıma (inkâr, negation) dır. Hüve'nin onayı ve Hüve olmayanın yadsınmasıdır.
    (Bu düşünce Parmenides'in saf mantıksallığında bulunmaktadır.)

    Varlık vardır, varlık olmayan yoktur. Kendi zatıyla varoluşunda zorunlu olan varlık, kendinin mükemmel ayniyet (identite) ve birliğinde kendi olmayanın varlığının bir yokluğunu beraberinde getirir. Bu Zatın varlığı, identik olarak, aynen kendi olmayanın bizzat varolmaması (non existence) dır.

    *"+ A = - (-A)" Bu Arabi'nin açıklamasının özüdür.

    Zatın varlığı, yokluğu (non etre) beraberinde getiriyor. Bunun tersi doğru değildir, çünkü yokluk, yok olarak hiçbir şeyi beraberinde getirmez.
    Yoklukla beraber olarak, eş deyişle onu kapsayarak ona bir takım varoluş (varlık) veren "varlık" tır.
    Varlık, zorunlu olarak yadsıdığı yokluğu kapsar. Yokluk ise, kendi kendine varlığı kapsayamayacaktır. Çünkü onu (varlığı) onaylayamıyor. (tasdik edemiyor)

    Böylece zatın mutlak birliği, ilk bakışta göründüğü kadar yekpare (monolitique) değildir.
    Onun temel ayniyeti varlık ile yokluk arasında bir iç ilişkiyi gerektirir. Yokluğun yadsınmasında (inkârında) varlığı olumlamak (tasdik etmek), yokluğun nefyi varlığın kanıtlanmasına (ispatına) hizmet ediyor demeye gelir. Ama varlık birlikten ayrılmaz. Zatın varlığı "bir" ve "birlik"tir. Öyleyse yoklukla bir olan birliğin, bir başka bir olan birlikle karşılaştırıldığı gibi karşılaştırılmaz.

    Yokluk, varlıkla karşılaştırılmasında ancak sonsuz bölünmüşlük (kesret) olarak sunulabilir. O halde varlığın mümkün inkârlarının bir sonsuzluğu vardır ve sonuçta varlığın varolmayanlarla beraber onları inkâr ettiği fiilinde varolmayanların bir sonsuzluğunu inkâr etmesi gerekiyor.
    Bizzat kendilerinde ancak yokluk olabilen bütün bu mümkün varlıklar, varlığın (...ile beraber olmak) ın özel bir tarzı olan mümkünatı her defasında inkâr ederken, kendinden bir şeyi tasdik ettiği ölçüde, onlar varlığa gelirler.


    Zatın kendisiyle beraber bulunan, yokluk karşısında varlık, ancak bir yokluğu ve "ben" olmayanı üzerine alan bir "ben"in işareti altında sunulabilir ve harici şey (ayn, mümkün) den bizatihi selbiliğini etkileyerek, ona belli ve yönelmiş bir şeyin varolmasını veren bir hüküm (statut exiologique), onun emri ile buyruğu altına girer.

    Ben olmayan hiçlik (neant) temeli üzerinde bu şekilde bir varlık belirir ki, bu da yetkin, bilge, mükemmel insan (homme parfait, kamil insan), Tanrının "ben" olarak ona; "sen" diye hitap edebileceği hakikattir.

    Bütün isimlerin temel bir birliği vardır, öyle bir nokta ki onların her biri tüm diğerlerini içeriyor ve yansıtıyor. Bu birliğin bizzat bir ismi vardır. Allah.
    Her ne kadar her isim çift yönlü bir ilişkiyi muhtevi olsa da ondan gerçek (reel) anlamda bir ikilik sonucu çıkmıyor.
    Bir isim, karşılıklı iki ismin bölünemeyen birliğidir.

    Bir tenzih ismi olan "Zat" ismi, varlık ve yokluğun ilkel sentezi olarak Zatın yapısında, isimlerin hepsinin ötesinde kökleştiği anlamda, her ismin ilkesi (prensibi) dir.
    Tenzih ve teşbih isimleriyle belirlenen bu ikili ilişki nasıl oluyor da "ismin" içinde gerçek bir ikileme (reel bir düaliteye) yol açmıyor?

    Şimdi bunu inceleyelim:
    O, her ismin birliğinden kurulmuştur. İki kutuplu diyebileceğimiz bir birliktir. Hakk ile Halk terimleri düzenli ortak terimlerdir.
    Hakk olan olarak Tanrı, değerlerin yaratılmasına önem vererek yaratıcıdır. O halde yaratmanın gaye sebebi (la causa finale) Rabb'dir. Bu nedenle kaynak ve değerler realitesinin amacı olarak "ilâhi kişi"nin gerçek anlamda görünmesinin Rabb ismiyle olduğunu söylemeye hakkımız vardır.

    Kendisinde kendisi tarafından inşa etmek için, yaratılışın varlıkları tarafından kendisine kavuşacak şekilde, yaratılışın varlıkları boyunca bu değerlerin tümünü başlatan ve adil bir ölçüye göre dağıtan aynı "ilâhi kişi"dir, Hakk'tır.

    Hakk ile Halkın karşılıklı bağı özellikle insanda sıklaşmaktadır.
    Bu aşamada "beşeri ben" ile "ilâhi ben" birbirinin yerine geçmektedir.
    İnsan zikrinin objesi Rabb'dır.

     

    3/5/2007

    ANADOLU...

    Anadolu...

    Yazan Atheneris

     

    Ezoterizm olsun , paganizm ya da çeşitli okültik cemiyetler olsun köken veya anlayış bakımından etüt edildiğinde sırf gelenek doğrultusunda değerlendirmek eksik olur demek hatalı sayılmaz, ardında yatan ve aynı derecede belirleyici faktörler olarak görülen tarihsel, kültürel , sosyolojik ve antropolojik geçmişle sahip olunan veya amaç edinilen zihin yapısının çözümlemesini içeren psikolojik çıkarımları da bir bir incelemek ve gözönünde bulundurmak gerekir. Bu dallar daha da çoğaltılabilir ancak her birinden gelebilecek açıklamalar belki de bütünü oluşturacak parçalar olarak görüldüğünde bakış açısına zenginlik kadar kavrayışa da berraklık kazandıracaktır. (Tabii ki burada saymadığım içrek algılama en önemli ve herkese göre değiştiğinden betimlenmesi en zor kişisel kısımdır).

    Günümüzde genel olarak batı ve doğu ezoterizminin yöntemleri ve izlediği yollarla ilgili oldukça fazla şey söylenmiştir, burada gene spesifik olmak istediğim paganizme dönüş yaparsak, bir bakıma Avrupa’nın kabul edilmiş ya da ondan bağımsız ele alınması gereken  kültürel kökenler konsepti üzerinde de kısaca durmak gerekir. Avrupa’da bu konudaki son tartışmalar artık “aydınlık Helen uygarlığı” yapay kavramını en temele oturtmaya çalışan anlayışı bir süredir sarsmaya başlamıştır. Özellikle arkeolojik keşiflerin de etkisiyle dönem dönem canlanan Mısır, Troya, Hindistan ya da Mezopotamya gibi yerlerdeki bulgulara duyulan ilginin ışığında bir çok alternatif ortaya atılmıştır, klasik antikite ve öğretiler konusunda eskiden olduğu gibi sadece M.Ö.5. yy a kadar geri gidilebilen felsefi ve kültürel geçmişle ilgili çıkarsamaların daha da eskiye gitmesi gereken kökenlerinin varlığıyla alakalı daha çok araştırmanın yapılması gerektiği inancı daha fazla kabul görmektedir. (Gene inisiyatik geleneklerin aktarılarak ayakta tutulan öğretilerinin de buna işaret ettiğine atıfta bulunulabilir) Bu açıdan bakıldığında 20.yy.’dan itibaren etnik etkileşimlere olan ilgi de artmaktadır. Ancak Mısır veya Mezopotamya ya da Yunan yarımadası olarak Yakın Doğuyla ilgili tüm söylenenler, Anadolu’yu sadece aradaki geçiş bölgesi ve kaynaşma noktası olarak görmüştür ve bu bir bakıma doğrudur da, ancak Anadolu’daki zenginlik bundan çok daha fazlasıdır ve genelde Anadolu’nun bu bölgesel üstünlüğünün de belli kendine has temellere hatta diğer kültürlere de sonradan yayılacak ilksel temalara evsahipliği yapmış olabileceği düşüncesi araştırılmaya değer olmasına karşın pek rağbet görmemektedir. Gerçi Anadolu’nun tek başına sahip olduğu kültürel geçmiş veya Hellen uygarlığının hangi evrede Anadolu’yu devraldığıyla ilgili olarak önemli eserler yazılmıştır; Muazzez İlmiye Çığ, Bilge Umar ve Ekrem Akurgal veya Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, Derman Bayladı bu konuya dikkat çeken önemli bilim adamları ve yazarlarıdır ve aynı derece önemli başkaları da vardır, yurtdışındaysa buna dikkati çeken genelde alman tarihçi ve arkeologları (örn.Türkçeye çevrilmiş H.Uhlig veya J. Mellaart’ın yazıları) olmuştur. Çatalhöyük ve Çayönü gibi eski çağ yerleşimlerinin keşfi, Hitit uygarlığının kalıntılarının ve dilinin çözümlenişi sadece başlangıç evresidir gönül ister ki daha kapsamlı ve ayrıntılı araştırmalar yapılsın ve teoriler geliştirilsin. Bu yazıda genel olarak Anadolu ve yeni söylemlerden bahsedeceğim, bunların klasik görüşe göre kabul edilemeyecek yönleri mevcuttur fakat mühim olan da zaten bu tartışmalar zeminini oluşturacak çok sesliliği ve kuru bilginin etüt etmeden kabulündense tartışmadan doğacak sinerjisini sağlamaktır. 

    Batı paganizminin zamanımızda yeniden dirilmesi bir bakıma neolitik devrin Anatanrıça kültünün ortaya çıkarılması ile mümkün olmuştur denilebilir, 19.yy sonlarından itibaren oldukça tartışmalı da olsalar C.G. Leland ve M.A Murray anaerkil yapıya dikkat çeken ilk isimlerdi, aynı zamanlarda J.Frazer “Altın Dal”’ı yayınlıyor ve başlangıçta büyü kavramının etkin olduğu, dinin daha sonra geliştiği teorisini antropolojik bulgularla destekliyordu. Golden Dawn’dan kopmalar ve ileride İngiltere’de yüzyılların utancının silinmesi olarak değerlendirilecek “witchcraft act” ’in (Cadı olduğu iddia edilen kişilere karşı hukuki yaptırımları içeren kanun) yürürlükten kaldırılmasına neden olacak spiritüel uyanış devresi pek tabii ki sansasyonel olandan tutarlı olana evrimleşene dek oldukça buhranlı dönemlerden geçti. Gerald Gardner yaşamının son evrelerindeki A. Crowley ve bir çok okültist ile yakın ilişki içerisinde olan bir araştırmacıydı, ordudaki görevi dolayısıyla Doğu ve Yakın Doğuda bulunarak gözlemler yapmıştı, Uzak-Doğudaki Malezya şamanizmini ve özellikle İngiliz yönetimindeki Kıbrıs’ta kaldığı süre boyunca Afrodit kültü ile kalıntılarını incelemiş ve muhakkak ki sonradan geliştireceği “old religion” (Eski inanç - Pagan inanç ve uygulamalarına verilen genel bir tabir)  konseptine uygun olarak Anatanrıça kültüyle ilgili veri toplamıştı, ayrıca daha sonra üzerinde duracağım şekilde Celtic kökenli New Forest Coven’i kökenine dayanan görece inisiyatik bir geçmişten de geliyordu. 1900’lerin başında Sir Arthur Evans Girit’te Knossos sarayı kalıntılarını kazmaya başlamış, Anatanrıça ve boğa kültü ortaya çıkmıştı. Avrupa’da ise en sonunda Stonehenge, Avebury, Glastonbury, Callanish, Bretagne gibi ören yerleri ile tüm Avrupa ve Yakın-Doğuya dağılmış megalitler arasında bağlantılar kurulmuştu. Celtic kökene dair folklorik araştırma olarak başlayıp eski geleneklerin yeniden önem kazanmasıyla artan bu etkileşim Avrupa’nın Kral Arthur, Merlin, Druid söylencelerinin kökenlerini aratmış, daha sonra belirli politik oyunların etkisiyle Almanya ve İskandinavya’da da kökenlere yönelik araştırmalar artmıştı. Günümüzde ilkler olarak sayılabilecek tüm bu araştırma ve bulgular tabii ki hala önemini korumaktadır, ancak zaman geçip derinlere inildikçe ilklerin ötesine geçip daha kesin neticeler elde etmek ve başlangıçtaki kimi hataları düzeltmek de kaçınılmaz olmuştur. Örneğin Girit’teki Minoen uygarlığın artık anakara olan Anadolu’dan göçen bir kültür olduğu kanıtlanmıştır, verimli eril/boğa kültü ve “serpent mysteries” (Yılan sembolizmine ait içrek uygulamalar bütünü denebilir.) olarak adlandırılan yılanlı tanrıça figürleri de Anadolu’dan, Python yılanının efsaneleriyle de ilişkilendirilebilir şekilde çıkmıştır. (Phyton efsanesi bazı araştırmacıların dikkatini çektiği gibi oldukça önemli bir sembolizmi de içermektedir, ayrı bir yazının konusu olarak işlenebilir) Sonraki dönemlerde sembolizmde kayma yaşanmasına karşın, yılan bu kültürlerde phallic ya da eril değil anaerkil kültür yapısından dolayı dişil içerikteydi. Benzer şekilde Girit’teki obsidian buluntular da Anadolu’yla olan yakın etkileşimin kanıtıdır, çok az bulunan volkanik kökenli bir bileşim olan obsidian orta ve güneydoğu Anadolu’nun volkanik bölgelerinde bol miktarda bulunur ve dağılım alanı ticari bir ilişkiler ağının o zamandan mevcut oluşunu kanıtlar. Bütün bu yerleşik kültür daha sonra Dor akınlarıyla ele geçirilip ataerkil yapıyla karşılaşmadan çok önce Anadolu’dan buraya gelerek kurulmuş olmalıydı. Bunun dışında inanç sistemi ve panteonlar da söz konusu bölge Anadolu olduğunda oldukça fazla ve karmaşıktır. 

    İnanç sistemiyle ilgili başlangıç yapmak gerekirse, Anatanrıça ve mevsimsel döngüyle alakalı yaratılışın eril yanını temsil ederek her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu’da da etkin şekilde varolmuştur. Yaratılış, yaşam-ölüm döngüsü ile mevsimsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı oldukça önemliydi. Tanrıça evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldı, ancak ilkbahar’la birlikte canlanan doğanın sembolizmiyle ifade edilen şekliyle Tanrı’yla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekiyordu. Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği taşıyordu. (literatürde son-lover diye geçer) Coğrafi bölgelerdeki mevsimsel farklılıklar spesifik zaman olarak kaymalara yol açsa da, genel olarak solstis ve ekinokslar da gözönünde bulundurulduğunda, ilkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşıyordu (daha önceki dönemlerde bitki ruhunun kendiyle özdeşleştiğinden eril tanrının yeryüzüne çıkışı sembolünün altında bitkilerin büyümesi ve toprağın yenilenmesi anlamı çıkarılmalıdır.) Yaza doğru ilerledikçe genç kral (boynuzlu tanrı, boğa, geyik kral olarak farklı kültürlerde sembolize edilir) tanrıçayla eşit bir konuma yükselerek onunla sembolik anlamda evleniyordu, (antik çağ toplumları üreme organları ve etkinliğine oldukça fazla önem atfetmiştir.) Bu birleşme doğurma ve yaşamın devamını sağlayan kutsal bir etkinlikti ve büyük ihtimalle temsili bir birleşme seremonisiyle kişileştiriliyordu. Daha sonraları “hieros gamos” - kutsal evlilik - adını alan bu seremoniler önceleri seçilmiş bir rahibe ve yaz bitiminde kurban edilecek topluluktan bir erkek tarafından gerçekleştiriliyorken daha sonraları rahip-kral ve tapınaktaki kutsal rahibe (fahişelik diye geçse de, anaerkil kültürde cinsel eyleme verilen kutsiyet açısından bu tanım pek doğru bir saptayıcı değildir, günümüz zihniyle değil de içinde bulundukları zaman açısından değerlendirildiğinde kutsal bir tören olan cinsel eylemde bulunan taraflar hem inançları gereği tanrıçayı onurlandırmış hem de verimlilikle ilgili içsel deneyimi birebir yaşamış sayılırlardı. Arketip anlamın daha derin olduğu da unutulmamalıdır. Kutsal fahişe arketipi aslen erkeğin maiden ve eş-anne imajları arasındaki çarpıtılmış yansımasından etkilenmiştir ve korkutucu olarak görülür, oysa arketipal olarak kendi cinselliğinin gücünü bağımsız olarak ele almıştır, anne veya kutsiyet atfedilmiş soylu bakire değil, canlılığı ve hayatiyeti simgeleyen aktif bir rolü vardır, Meryem ve Maria Magdelene’de olduğu gibi, birinde doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz ‘bakire’, diğerinde yaşam enerjisinin ve canlılığın simgesi, çekici ve baştan çıkarıcı imge) arasında gerçekleştirilmeye devam etti. Bazı yerlerde kurban ve aktif eylem tamamen kaybolarak yerine sembolik bitki demetlerinden yapılan figürler kullanılır oldu. Büyük olasılıkla bu, temsili büyünün de ilk örneklerindendi. Kutsal evlilik ritüeliyle doğumu ve yaşamı tekrar doğaya getiren ilahi yaşamın eril yönü sonbaharda kendini yeniden yaşam vermek üzere kurban etmek ve yeraltına çekilmek zorundaydı, mitsel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri sembolizm bakımından oldukça zengindir, bir çok kültürde bu motife rastlanır; (İsis-Osiris,Kibele-Attis,Aphrodite-Adonis gibi) yeraltına çekilen ve ölen tanrı kimi anlatımda tanrıçanın onu yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir veya tanrıçanın rahminden tekrar doğar, böylelikle yaratıcı sıfat ve kalıcı ölümsüz öğe Anatanrıça figürünün olurken tanrı ardıl ve ölüp-dirilen/yeniden doğan olarak hem oğul hem de sevgilidir. Bununla ilgili Kibele/Attis ya da Aphrodite/Adonis kültü örnekleri verilebilir. 

    Bu eşlemelerden Adonis kimliğini ayrıca ele almak gerekirse; Adonis’in verimlilik kültleri ve bitki tanrısı/ruhu olarak Anatanrıça geleneğinin her sene ölüp dirilen son-lover karakteriyle kişileştirilen eril yanı zaten bu ve daha önceki yazılarda pek çok kez gözetildi. Son-lover oldukça ilginç bir konsepttir, ilk olarak Anadolu’da Kuwawa/Atta sonrasında da Kibele/Attis, Sümer’de İnanna/Dumuzi, İştar/Tammuz olarak sıralamada devam eder, İnanna ve Nanna sıfatlarının Marianna olarak Meryem/İsa ile ilişkilendirilmesi de gene son-lover konseptinde değerlendirilince ilginç sonuçlar ortaya çıkartabilir. (Mısır’da benzer İsis/Osiris ilişkisi) 

    J. Frazer Adonis/Adon bağlantısını kurar ve Suriye kökenli Sami halklarının tanrısıydı der. Mersin ağacından doğması ve yaban domuzu tarafından öldürülmesi sembollerine ilginç açıklamalar getirir. Yaban domuzu Anatanrıça'nın yüzlerinden biri  (Anadolu Demeter ve Kibele’sinden Celtic Cerridwen’e kadar) ve kutsal hayvanıdır ancak ekinlere saldırır ve aslen zarar vericidir, belki bu özelliğinden ötürü kurban ediliyordu  ve kurban edilmesi daha gerideki zarar verici anlamın yitirilip belki de daha sonradan sadece kutsiyet atfedilmesine neden oldu . Günümüzde Sami kökenli halklarda ve Yahudilik'te domuz eti yemek halen büyük bir yasak ve günahtır. (Sadece kadınların katılabildiği Demeter’in Thesmophoria ritlerinde de eti yenmez mağara veya açık alanlara bırakılırdı-aslında ölmediğinin ve tekrar yaşama döneceğinin simgesi olarak.) Benzer şekilde de Attis kimi anlatımda yaban domuzu tarafından kimilerindeyse kendini hadım ederek öldürür (geç dönemin Dionysos’uyla ve kendilerini hadım ederek Kibele’nin rahibi olma statüsüne kavuşulması bağlantısı vardır.) ve çam ağacına dönüşür, 22 martta şenliği vardır. (Çam ağacının sürekli yeşil kalışı-mayıs direkleri  veya noel ağacı olarak kullanımında çapraz bağlantı olabilir) Mısır’da da benzer anlatım Osiris’e verilen kurbanlarda karşımıza çıkar. 

    Frazer konsepti Sami dilleri ve efsaneleriyle açıklar oysa günümüzde teorisinin kökene yönelik noktalarına eleştiriler gelmiştir. İlk olarak 1946’da keşfedilen Anadolu’nun en eski dili olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi durumun ve kültürel gelişimin Sümer, Sami veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil tam tersi şekilde Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığını kanıtlar, örnek vermek gerekirse kayıtlara geçen Anadolu’lu “Palasuit” halkının, Troya’nın müttefiklerinden biri olarak şehrin düşmesinden sonra batıdan gelen istiladan kaçarak Doğu Akdeniz tarafına göç ettiği ve buraya yerleşip “Palastine” kentini kurdukları yazılıdır. (Hitit tabletlerinde) (Ayrıca hepimizin bildiği Troya’nın anaerkil Anadolu’yu temsil etmesine ve yorumlarına burada tekrar değinmiyorum, zaten en önde gelen kanıtlardan biri  budur.) Anatanrıça inancını beraberlerinde götürmeleri sonucu Hurri ve Palasuit halkının “Kupapa/Kibele”si Kepat-Hepat olur. Etimolojik kökende ileriye gidildiğindeyse “Hepat-Hepa-Hebe-Heve” ve son halinde Suriye üzerinden  Filistin’de “Havva” şeklini alır.  Aynı şekilde bir çok yer ve deity adı gene Luvi dili esas alınarak çözümlenebilir, özellikle yunan dilinin daha sonradan orijinal dile eklenen -ys –iaea -ion –ios -os takıları çıkarıldığında, geriye eski Yunanca'da anlamı olmayan ana kelimenin kökü kalır. İzmir, Amasya, Antalya, Halikarnas, Girit, Didim, Milet gibi yer adları ve Demeter, Kibele, Afrodit, Apollon ve Artemis gibi tanrı ve tanrıçaların isimleri hep aynı Luvi kökenden türetilmiştir. Bu dil kısmen 1946’da çözümlenebildiğinden bu tarihten önce Batıda yazılmış kaynaklar eksiksiz ve tam değildir. 

    Burada gene bir ara paragraf açarsak, Hepat konusunda da Hecate’yle ilişkisi üzerinden yorum yapılabilir, aslında tanrı ve tanrıça formlarının tek tek kült olarak değil fakat genel Anatanrıça ve tanrı imajları üzerinden değerlendirmek en doğrusudur, kökene inildikçe karşılaşılan “karmaşa”dan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışmak da yanlış olmaz, Anatanrıça kavramı genel anlamda düşünüldüğünde zaten yaşamın yaratıcısı olarak tüm hayvanların istisnasız ona adanmış olma durumu ve vahşi hayvanların yöneticisi olma formu vardır (Geç dönemde adlandırıldığı şekliyle Potnia Theron – vahşi hayvanların sahibesi) yani bu açıdan bakıldığında istediğimiz ve kendimizce yakın bulduğumuz her türlü hayvan sembolizmini tanrıçalara atfedebiliriz, zaten çok çeşitli kültürlerde aynı amaca yönelik tanrı ve tanrıçalara ilişkin özellikler vardır (Anadolu’daki Hecate İrlanda’nın Cerridwen’iyle, Demeter Roma’nın Ceres ile, Persephone Eostre ile vb.) ve günümüzde birbiriyle sık sık ilişkilendirilir olmuştur. Mesela Hecate benzer yapıda hikayesinden dolayı Hepat değil belki bir başka Hurri kökenli tanrıça olup Hitit panteonuna girmiş Kamrusepa ile daha yakın gözükmektedir. Dolayısıyla mesela evet Cerridwen’in kutsal hayvanlarından biri kargaydı ve neden Hecate için de geçerli olmasın denebilir, dikkat çekmek istediğim nokta karmaşık ilişkilendirilmelerine ve kökenlerine rağmen  gene de her birinin kültünün diğerinden ayırt edici özelliklerinin bulunması ; bazıları burada eklektik yaklaşımı seçip bu ayrıntıları  önemsiz sayabilir ve direkt arketipleri üzerinden gidebilir ya da kendi bakış açısıyla tamamen öznel yeni bağlantılar kurabilir, fakat kültün kendisi en kesin anlamda arkeolojik kayıtlar açısından bellidir. Asıl önemli kısmı tabii ki karga mıydı yılan mı kedi miydi yoksa başka bir şey mi değil, sembollerin işleyiş mantığının kendisidir. Semboller bilinçaltı düzeyde aktive olduğundan zaten biz ne yüklersek yükleyelim gene kendi mekanizmasında çalışır. Ama bizim onu bilinçli olarak değerlendirme ve içsel gelişimde yararlı veya zararlı kullanma biçimimiz içrek tanımada bize yol gösterecektir. Sembollerle çalışmak bir süre sonra kendiliğinden gelişerek yerleşen doğal bir özümseme ve kavrayış getirir ki, bu da ilerleme sürecinin önemli basamaklarından biridir ancak oto-kontrol her koşulda gene de muhafaza edilmelidir, bilinçaltı imajları içlerinde barındırdıkları enerji potansiyelleri sayesinde oldukça çekici olup kişileri bu seferde yaşanan gerçekliği arketipal imgelem doğrultusunda anlamlandırma çabası içine çekebilir ki özellikle yapılan herhangi bir majikal çalışma sırasında bu ayrıma dikkat edilmelidir, amaç bir diğerinin üste çıkmasını değil bireyleşme süreci içerisinde ahenk ve dengeyi sağlayabilmektir. 

    Hecate’ye dönersek, hakkında zaten oldukça ayrıntılı olarak yazılıp çizilmiştir ve burada tekrar ele alınmayacaktır ancak buradan günümüz paganizmine eleştiri olabilecek bir noktaya geçiş yapılabilir. Hecate’nin bu bakımdan ilk başta Anatanrıça olarak kadınlığın üç ana evresini birden temsil ederken daha sonra sadece crone (yaşlı bilge kadın) olarak görülmesi anlamlıdır, yaşlı kadın arketipi anima imgesi olarak kapsamlıdır zira bakirelik -burada anlamı fiziksel değil kendi cinsel kimlik ve benliğine sahip olma anlamındadır , özgünlük ve kendi kendine ait olma ifadesi taşır, kelime virgo olarak geçer, günümüzde yanlış olarak anlaşılan haliyse virgo intacta yani cinsel deneyimin olmayışı demektir - ve anne/sevgili evrelerinden sonra döngüyü ve bütünlüğünü tamamlamış, yol gösterici ve kapsayıcı olmuştur. Karanlık tarafı ise kadın animus'undaki karanlık imge olan yaşlı vahşi bilge (örn. greenman) gibi rahim karanlığının ve ölüm ile karşı cinsin tecrübe edilemez cinselliği ve bilinemezliğine çekilişi simgeleyen kadın imgesidir Kali, Hecate veya Lilith gibi. Hecate günümüzde nispeten daha kapsamlı ve geçmişteki Anatanrıça imajına uygun biçimde crone’un görece aydınlık yüzüdür, bilinçaltına iniş anahtarını taşır ve okült bilgelik verir ancak karanlık yüzü, istediğinde saklı bilgeliği verirken yanılsama olarak insan bilincini saptırabilir de. Lilith bu bakımdan çok daha ilginçtir çünkü taşıdığı enerji çok daha primordial (ilksel) ve saftır, çalışma esnasında her iki cins için de oldukça tehlikeli olabilir, kadın eğer kendi dişil enerjisine aşina değilse Lilith’in ilksel ve saf libido taşıyan enerjisi üstesinden gelinmesi oldukça zor bir tecrübeye dönüşebilir, aynı şekilde erkek açısından yansıtmayla doğan kendi anima'sının çarpıtılmış halinin (Jung çoğu makalesinde bu tehlikeye dikkat çekmiştir.) bir tezahürü olabileceğinden dikkat edilmelidir. Jung, Campbell ve Eliade’yi bir kere de ben önermeden edemeyeceğim, Jungian ekolden gelen Johnson’sa erkekte anima imgesini  tanımlamadaki başarısına karşın kadındaki animus'u anlatmada aynı derecede şaşkın ve beceriksiz kalmıştır, bu bakımdan Campbell ve Jung’un ancak zayıf bir gölgesi olabilir, animus ile ilgili Emma Jung, Quallis-Corbett, Robert Stein çok daha özgün yapıtlar vermiştir. 

    Yukarıda sayılan ve pagan tradisyonlarında “deeper understanding” olarak ileri derece training’lerde (İnisiyatik olabilen ve daha derin kavrayışa olanak tanıyan pratikler)  verilen psikolojik yeterliliğe ve hazırlığa dayalı çalışma ve tanımlamalar oldukça kapsamlıdır, hatta bazı aşamaların giriş eğitimleri tradisyonlara üst düzeyde inisiye olan psikolog ve terapistler tarafından hazırlanır. (Viviane Crowley ve Starhawk gibi) Ancak bu çalışma ve oturumların sonuçları inisiyatik gelenek içinde kaldığından günümüz psikoloji camiasının yapılan çalışmalardan pek haberi yoktur, aynı şekilde O.T.O., AMORC gibi ezoterik örgütler de bu tip uygulamaları kendi bünyelerinde sık uygular. Dışarıdan bakıldığında paganizme ve Wicca’ya gelen en ağır eleştiri öğretinin görece “hafif” kaldığı yönündedir ve bununla ilgili ciddi tartışmalar yapılmaktadır ancak bu noktada outer-inner circle (İnisiyatik olarak kabaca daha yüksek ve alttaki derecelerin kademeli olarak grup içinde yeralması) ayrımı durumun netliğini ortaya koymada tek etkin yanıttır . Bunun dışında pratiklerin ceremonial kökenli öğeler içermesi ve pentagram sembolünün kullanımı da çoğu popüler bilginin aksine pek az kişinin bildiği şekilde 5 köşeli yıldız sembolünün tıpkı güneş ve ayda olduğu gibi İştar –ki anlamı bir yerde batı diline ‘star’ olarak geçer zaten- ve Venüs ile alakalı olarak Anatanrıça'yı temsil etmesidir. 4 element+quinta essentia tamamlayıcıdır ve tanrıçanın kadim yaşam veren gücüne işaret eder, simya uygulamalarında da sembolizm bu yöndedir. Anadolu’da tanrıça Kibelenin ideogramı küp, mührü 5 köşeli yıldızdır. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı ilginç bir tez öne sürer: Kibele luvice kuwawa ku(wa)+aba+ula yani akarsu ve koruların kutsal annesi demektir. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında Mekke’nin kutsal ilahesi Hübel-Übel’in ve şehrin bir başka koruyucu tanrıçası olan Lat’ın da Lykia kökenli Leto’nun devamı olduğundan hareketle Halikarnas Balıkçısı islamiyetteki ay sembolizmi ve 5 sayısına verilen önemi daha önceki dönemin anaerkil etkileşimine bağlar. Kıble ve kabe sözcüklerinin de Kibele sözcüğünden türetildiği, hatta “Abdullah” özel adının ilk şeklinin “Abdullat”-lat’a tapan olduğu bilinmektedir. Arap panteonunda bir ağaç kütüğüyle sembolize edilirdi, bu simge “xanon” olarak en eski devirlerden beri Anadolu’da tanrıçayı betimlemek için kullanılır, tarihsel açıdan bakıldığında Sümer, Mezopotamya ve Yakın-Doğuda Anatanrıça kültü m.ö.2500-3500 arası tarihlenirken (Avrupa’daki tarihler de bu civardadır) Anadolu’da bu tarih çok daha geriye gitmektedir, kelimelerin etimolojik geriye gidişi de aynı noktaya işaret eder.  

    Yazıda genelde en arkaik döneme vurguda bulunulduysa da, Anadolu’nun bu en eski yerleşimlerinin, toplumlarının ve uygulamalarının üstüne günümüze dek  pek çok şey eklenmiştir ki bu genişliğinden dolayı ancak apayrı bir yazının konusu olabilir; semavi dinler, doğu ve batıdan çok çeşitli kavim ve halklar, maniheizm ve zerdüşt gibi pek çok inanç akımı, sonunda islamiyet ve tabii ki Orta-Asya Şamanizminin Türkmen boyları gibi kanallarla Anadolu’nun en uç noktalarına kadar ulaşması ve kaynaşması söz konusudur. (Ki bu da apayrı bir yazı çıkarılacak kadar kapsamlıdır.) Türk ezoterizmi gibi bir kavramdan bahsedildiğinde de doğal olarak geçmişteki bu büyük zenginlikten istifade etmemek olanaksızdır, gerçekten de içinde bulunduğumuz coğrafya günlük yaşamın içinde bile bize mesajlar vermeye devam etmektedir, gelişme yolunda bizzat yaşamın kendini de rehber edinen bizler bu açıdan talihli kişileriz. 

    (Burada son kez parantez açıyorum , Anadolu paganizminden bahsederken batıyla olan büyük farkları gibi tabirler kullanılagelmektedir, bunları açıklığa kavuşturmak için tekrar ele almak yerinde olur kanaatindeyim. Burada farklılık demek çok muğlak kalıyor, tam tersine ana hatlarıyla işleyiş hemen hemen aynı. “Coven” kelimesi latince “convenire” sözcüğünden türetilmiş “biraraya gelmek” anlamında kullanılan bir kelime, genel bir betimleme yapmak için büyük oranda kabul görmüş bu terim kullanılır ancak gelenekten geleneğe gruplara farklı adlar verildiği de olur. İskoç geleneği ve Asatru örneğin, coven kelimesini kabul etmezler vs. Türkçe’de bunun ilginç bir şekilde “kovan” olarak geçtiğini bir kaç yerde gördüm ve açıkçası oldukça da hoşuma gitti , Anatanrıça dininin Artemis ile birlikte en uzun süre yaşadığı yer olan bu topraklarda Artemis’e ve büyük anneye verilen en son sembol “kraliçe arı”ydı ve İzmir’in de simgesi olduğu şekliyle betimlemelerde ve Artemis heykelinin süslemelerinde de arı figürü bol bol geçmekte . Kovan tanrıçanın topraklarında bir araya gelen gruplar için eğer kullanımı kabul de görüyorsa bence anlamına tam oturan bir tabir. Maddelerden hareket ederek gitmek gerekirse, bazı noktalar şöyle açıklığa kavuşturulabilir:

    Batıda Pagan olmak için bekleme zamanı yok, bizde var.

    Sohbet toplantıları, e-mail grupları ya da özel yazışmalar olsun bunun üzerine pek çok kereler yazmışımdır, hazırlık süresi benzer anlamda tek şekilde alınabilir o da geleneksel olarak “one year and a day” (Bir sene ve bir gün) ya da 13 ay 28 günlük bir süre verilmesidir, bu takvim ay döngüleriyle doğrudan bağlantılıdır ancak kullanıldığı yerler çok farklıdır ve genelde hazırlık aşaması olarak geçirilen evreyi betimlemek üzere sembolik olarak kullanılır. Günümüzde bazı Wiccan tradisyonları bu ön süreyi baz alarak bittiği tarihte inisiyasyon seremonisini gerçekleştirirler ve adaya bu süre boyunca yoğun bir hazırlık eğitimi verilir. Ancak “bir sene ve bir gün” deyimi belki de başına “en azından” eklenerek kullanılmalıdır, zira biçilmiş kesin bir tarih herkeste birbirinden farklı oluşan kişisel gelişim sürecinden çok bağımsızdır, bu süre tamamen kişisel ilerlemeye göre seneler de alabilir, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde de gerçekleşebilir; tekrardan özellikle belirtiyorum ki böylesi bir kesin saptama semboliktir. Bir de Internette ve çok çeşitli yerlerde yazan yalan yanlış bir sürü zırvanın yol açtığı yanlış anlamalar var, genelde popülist bir yaklaşımla  “how can i become a witch?" (Nasıl cadı olunur!!!???) saçma sorusuna karşı verilen anlamsız  bir cevap bu ve ne yazık ki gerçekte var olan kavramı da sulandırıp anlamını yitirmesine neden oluyor. Bir de, zamanla ilgili son olarak şunun ayırdına varmak gerek ki, tabii ki araştırma yapma, bilgi edinme ve öğrenme bir süreçtir ve zaman alır sadece bu süre kısıtlı ya da kurallara bağlı değildir. İnisiyasyon sürecini tecrübe edenler demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır; “paganizm” deyince eğer kişisel tercih değilse bir bekleme süresi yoktur, ancak gelenek veya order deyince vardır. Bu konuda güzel bir laf söylenegelir, eclectic oluşumun Hpss’lerinin   " …The Lord and Lady make you Priest or Priestess, but I make you an Initiated One" anektodunu geçmeleri anlamlıdır. Takvime gelince, Anadolu olsun batı kaynaklı olsun, hem ay ve hem de güneş takvimi kullanılır, hatta Batıda coğrafi özelliğinden ötürü ay takvimi daha kapsamlı ve ayrıntı olarak isimlendirilmiştir, güneşse ekinoks ve solstislerin ayrılmaz öğesi olarak doğanın döngüsünü takip eden her pagan inanç sistemi için önemlidir. Anadolu’da yaşayan biri olarak  batıda hafifte de olsa yerildiği şekliyle güneş bağlantısından ötürü “lesser” kabul edilen 4 ana şenliğin bu sıfatına katılmadığımı bir çok yazımda dile getirmiştim. Arabistan’ın ay takvimi hatta islamiyet öncesi panteonuna da yazıda değindim, buradan bağlantıyı ayırt etmek güç olmayacaktır . Son olarak:

    Anadolu’da okültik tanıma uyan şekilde varolması muhtemel tradisyon veya uygulamalarla ilgili konuşmak gerekirse, Anadolu gibi her bölgesi, her köyü farklı bir etkileşimden gelen, Ege Akdeniz ve Karadeniz diye ayrıldığında bile oldukça farklılaşabilen bir alanda eğer varsa belirli bir yaygın gelenekten ve onun sembollerinden bahsetmek oldukça güç olacaktır. Aslında bunun konuşulması bir bakıma keyif verici zira bu belirli bir hareketliliğin yaşanıyor olduğu ya da yaşanacağı anlamına gelebilir ve şahsen sevindirici buluyorum ancak her zaman gözettiğim şekilde anlam karmaşasına düşmemek ve iyice etüt edilmeden bağlantıları kurmamak oldukça önemli, geçmişten ders çıkarmak için 1900’lerin ortasına doğru tüm Avrupa’da yaşanan ve şu anda hafiften de aşağılayarak “witchwars” denen döneme bakmak yeter, Gardner ilk kez New Forest’ten bahsettiğinde bir kaç yıl içinde İngiltere’de hatta Avrupa’nın bir çok yerinde bu grubun devamı hatta öncüleri olduğunu iddia eden sürüyle oluşum ortaya çıktı, buna asırlar süren bir aile geleneğinden geldiğini iddia eden kırsal kesimin bireyleri izledi, öyle ki son darbeyi vuran Alex Sanders, daha sonraları Gardnerian adını alacak taraftan bazı dokümanları aşırdığında ufak çaplı bir kıyamet yaşanmıştı, Gardnerian grubun o zamanki başrahibesi Doreen Valiente, Old Dorothy denen inisiyatik kaynağının varlığını kanıtlamak için Hindistan’dan Afrika’ya ve İngiltere’ye dek ulaşan nüfus kayıtlarıyla boğuşup epey vakit harcadı, bu dönemin canlı ve güvenilir tarafları olan Patricia ve Arnold Crowther, Sybil Leek ve Doreen Valiente gibi yazarlar otobiyografik eserlerinde yaşananları  ayrıntılı olarak anlatırlar ki bu olanların İngiltere ayağıydı. Sahte ve popülist olanla güvenilir ve sabit olan arasındaki ayrımı yapmak zor olmuştu , tabii ki  New Forest Grubu ilk veya son olmadığı gibi belirleyici de değildi  ve tüm oluşum iddialarının arasında çok az miktarda da olsa gerçek faaliyet gösterenlere rastlanıyordu . Bu oldukça tartışmalı ve istenilen tarafa çekilebilecek bir konudur, dileğim aynılarının hiçbiryerde tekrar yaşanmaması yönündedir.)

    Çok geniş bir konuyu zaman zaman uzun ara açıklamalar da koyarak elimden geldiğince anlatmaya çalıştım , arada yaşanan dağılmalar ve hem yerin hem de konunun toparlanması açısından atladığım bir çok nokta mevcuttur öyle ki hemen hemen her paragrafından ayrı bir yazı çıkarılarak genişletilebilir. Uzunluk açısından çok teorik olsa da aynı derecede uygulama pratiklerine de geçişler vardır , bir dereceye kadar boşluğu doldurmada başvurulacak bir deneme olması yeter de artar.


    3/6/2006

    Hace Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi

    HACE BEKTAŞ-I VELİ...(Doğru yazımı HACE'dir,Hacı değil)

    Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi

    Yazan Dr. İsmail Kaygusuz

    Bu ilginç yazıyı Internet'te yayından kalkan bir siteden alınmıştı. Yazarına yayın izni için erişemedik. Benzeri konularda daha çok yazı çıkarmayı planlıyoruz. 

    Hacı Bektaş Veli’nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları. (Hasan Şuşud, “Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l’Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları”, Fransızcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980, s.47-80)

    Hacı Bektaş Veli’nin, Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten İttihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçe'yi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi(!) ileri sürdü, yazdı çizdi. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.

    Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:

    “Hacı Bektaş’ın, Mevlana’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsça'ya karşılık Bektaşilerde Türkçe'nin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...” (Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.237)

    Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Musa Kazım’a (Ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım’ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen İmam ve oğlu İmam Rıza Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer’in oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşıyorlardı. Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan’ın, Makalat’ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; “demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayi uygun görmüş” yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür! Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından kabul edip, “Nakşilere amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. (Bu kişi Hünkar’ı Sünni göstermek için Makalat’ı tümüyle tahrif edip, işine geldiği gibi yorumlayarak Üniversite kariyerini tamamlamış; onu kendi inanç ve kişisel çıkarlarının aracı yapmıştır.) Hacı Bektaş Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.

     

    Hacı Bektaş Yesevi yolu yolcusu mu, yoksa bir Batıni mi?

    Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”. (Vilayetname, s.103) Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin (1480’li yıllar) Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

    “Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

    Bu kanısına fazla açıklık getirmemesi ve nedenleri üzerinde doğru bilgi vermemesi düşündürücüdür. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:

    “Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.”(agy.s.239-40)

    Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi.

     

    Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur’u zaptı

    Nedense araştırmacılar o yıllarda bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 11-14 yaşlarındadır. Belki de Vilayetname’de anlatıldığı gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

    Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk olması dolayısıyla, babasının yerine Seyyid Hasan seçilmiştir. Bu kişi kaynaklara göre Abdal Musa’nın babasıdır. Eğer İbrahim el-Sani Nişabur’da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Seyyid Hasan’ın önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

    Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasıyla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.

    Bu ilk duraklarında ne kadar kaldıkları üzerine yorumlarımıza geçmeden önce Nişabur kenti ve kentin son Moğol işgali hakkında kısa bir bilgi geçelim: İlk kez Sünni Selçuklu önderi Tuğrul 1038’de Nişabur’u alıp kendini orada sultan ilan etti. Nasır Husrev, 1052 yılında Horasan hücceti (İmamın tanığı) ve Fatımi İsmaili baş dai’si olarak karargahını Belh’de kurdu; oradan Nişabur ve Horasan’ın diğer kentlerine İsmaili propagandasını yönetti. Onun başarıları, Selçuklu yöneticilerinin desteğini alan Sünni ulemanın düşmanlığını yükseltmiş (Farhad Daftary, İsmailis, their history and doctrines, s.204,216) ve kuşkusuz heterodoks İslam inançlı Türkmenler ve İranlılar (Oniki İmamcılar, yedi İmamcı İsmaililer) bu ortamda kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. Ancak Hasan Sabbah’ın Alamut Nizari devletini kurmasından ölümüne kadar (1090-1124) ve ölümünden sonraki Alamut şeflerinin, Melikşah (1063-1092) ve oğullarıyla mücadeleleri boyunca İsmaili dai’leri İsfahan’da Belh ve Nişabur’da çok geniş propagandaya girişmişler ve Onikimamcı Şiilerden kendilerine büyük katılımlar olmuştu. Bunlar Sünni Selçuk oğullarının baskılarından ötürü akın akın Hasan Sabbah’ın kalelerine (darül hicralara) gidip yerleşiyorlardı. Kentlerde kalanlar da gizli ilişkiler içerisindeydiler. Hacı Bektaş Veli’nin babasının ve dedesinin bu olaylarla ilişkileri olmadıkları söylenemez. Ayrıca çocukluk dönemi hocası Lokman Perende’nin bile bu ortam içinde Yesevici olduğu iddiası bizce geçersizdir.

    Nişabur 1142’de Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;

    “10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den) daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar’ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.” (V.V. Barthold, Türkistan, s. 472, 558,560; dpnt.385)

    Batıya doğru ilerleyen Cengiz Han 1221’e doğru Oksus’u geçip Buhara’yı almış. Genç oğlu Toluy’u Horasan’ı fethetmekle görevlendirmişti. Doğu İran’a yöneldikleri sırada Cengiz Han 1223’te oğullarıyla görüştü. 1225’te Mogolistan’a döndü ve 1227’de öldü. Onun ölümü ile bölge geçici olarak biraz nefes aldı. Zaten bölgede Moğollarla mücadele eden sadece Celaleddin Harezmşah idi.

    Elbette, Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

    “Alaaddin Muhammed III’ün (1221-1255) ilk yıllarıydı. Sünni ulema dahil (acaba Belh’den çıkmış olan Mevlana’nın babası Bahaaddin Veled de bunlar arasında mıydı? İ.K.), Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

    “Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini (saltanatlarını) sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) bu mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki, bu Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtashim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) de mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.”

    “Şemseddin’in Kuhistan’a gelişi Nizarilerle, Sistanlı komşuları arasında yeni çatışmaların patladığı dönem rastlar. Sistan Emiri Yamin al-Din Bahramşah, daha önce Hasan III ile iki kez çatışmaya girmişti. Moğollar Sistan’ı istila ettiyse de fazla kalmadan batıya doğru ilerlediler. Yeniden tehditler ve karışıklıklar başladı Sistan’da. Güçlü bir askeri kumandan olan Şemseddin Nizari güçlerin başına geçerek, Sistan Emiri Binaltıgin’i 1226 yılında kesin bir yenilgiye uğrattı... Kuhistan’daki Nizari topluluğu bölgesel işler ve olaylarda Alamut’tan bağımsız davranma siyaseti izliyordu; böylece diğer bölgelerle ticaret yolları geliştirdi, bu da ekonomisinin yükselmesine büyük yardımcı oldu.” (F.Daftary, İsmailis, s.381,414; Juzjani, Tabaqat , vol 2, s.182-185 ve 186-188).

     

    Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi

    Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtashim (Kuhistan İsmaili valilerinin genel adı) idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdırlar. Hacı Bektaş’ın, 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan genç Şemseddin Muhammed (el Tebrizi) ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.

    Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-!221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.(1) A. Gölpınarlı bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ın Alaaddin Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış olmasını geçerli görüyor, hiç bir kanıt göstermeden. (Aldülbaki Gölpınarlı, agy, s.50)

    Şems’in, 12.yüzyılın son on yılının başlarında doğmuş olması olasıdır ve kendisi Şemseddin Muhammed ya da Şemseddin Hasan gibi babasının adıyla çağrılmaktaydı. Bağdad halifesiyle anlaşma yaparak şeriatı benimsemiş olduğu bilinen ve yeni Müslüman Celaleddin Hasan’ın öldürülmesinin ardından 9 yaşında yerine geçirilen Alaaddin Muhammed ile aynı anadan olmadıkları anlaşılıyor. Hasan III’ün ölümünde (1221) parmağı bulunan başvezir ile Alaaddin Muhammed’in anasının anlaşması sayesinde küçük kardeş Alamut tahtına oturtuluyor. Şemseddin Muhammed de böylece dışlanmış olmalıdır.

    Ancak üç yıl sonra onun Kuhistan bölge valisi olarak atandığını görüyoruz. 1224-1226 yılları, göçmen sorunları ve yıllardır süren Sistan savaşlarının sonuçlandırılmasında gösterdiği başarılarla hem tanınıyor, hem de Alamut yönetimi tarafından sık sık önemli görevlere atanıyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin, Nasiruddin Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur olduğunu görüyoruz. Bu yıllar Şemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap ve Gucerat bölgelerinde İsmaili davasını yaydığı yıllardır. Buralarda daha sonra, Multan’da mezarı bulunan Şemseddin Sebzvari Multani (Ö.1356) ile Şemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karışmış. Halk arasında daha çok Şemseddin Tebrizi tanınmaktadır.

    Öyle anlaşılıyor ki, Şemseddin Tebrizi hakkında bildiklerimizi bir daha gözden geçirmemiz gerekecektir. Onun Kalenderi ve zaman zaman tacir kılığında dolaşıp kendini saklamasını ve Makalat’ında “Ona niçin medreseye uğramadığını soranlara; ‘ben sözlerin görünüşteki ya da açık görünen anlamları üzerinde tartışmaya girmem. Kendi anlayışımla (batıni, iç anlamıyla) tartışsam bana gülerler, kafir derler” demesini iyi anlamak gerekir.

    Şemseddin üzerine geniş incelemeyi başka bir yazıya bırakarak, özetleyelim. 1242-43’lerde Diyar-ı Rum’da (Anadolu’da) İsmaili davasının görevlisi şef dai olarak bulunan; ancak Mevlevi tarihçilerinin anlattıklarıyla tanıdığımız ve bir yıl boyunca Konya’dan ayrıldığını, Mevlana’nın ağlayarak onu aradığını bildiğimiz Şemseddin’in Alamut’a çağrıldığını görüyoruz:

    Alaeddin Muhammed III, Abbasi halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok İslam liderleri tarafından ortak anlaşmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin başına, eski Kuhistan valisi ve şef dailerden Şehabeddin ve Şemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Moğol başkentine (Talikan) gönderildi. Bu heyet 1246 yılının başlarına Mogol İmparatorluğunun başına geçen Göyük Han’ın tahta geçme törenlerine katılmıştı. Moğol geneğine göre toplanan kurultaya 2000 kişi bulunuyordu. Alamut önderi Alaeddin Muhammed III, bu heyetle Göyük Han’a babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı anımsatan bir memorandum gönderdi. Ancak Nizari elçileri Han tarafından hakarete uğrayıp kovuldular. Memoranduma da ağır sözlerle karşılık verildi. Han, bu olayın hemen arkasından sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Moğol ordularının başına geçirerek İran’a gönderdi. Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi. Göyük’ün Nizariler’e karşı düşmanca planları onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafından sürdürüldü. (F.Daftary, agy, s.418; V.V. Barthold, Hz. Hakkı Dursun Yıldız, Mogol İstilasına kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)

    Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmişti. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.

    Hacı Bektaş’ın Makalat’ında bilim ve akıl-usun tanımları, onsekiz bin alem; büyük evren (makro kosmos) ve küçük evren (mikro kosmos=İnsan) ilişkisi, yani evrenin tüm özellikleriyle insanda varoluşu, (“İnsan küçük bir alemdir; alemde olan herşey, hatta artuğu insanda vardır”) insan-evren-tanrı birliği; gökte asılı yetmiş bin kandilin (yıldızın) her birinin birer dünya büyüklüğünde oluşu; kabe insan gönlüdür ve insandan ulusu olmadığından Hac ibadetinin aşamalarının insana hizmet olarak algılanması-anlamlandırılması (Örneğin: “Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabede arafatta taş atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata varmaktır.”, Makalat, s.75) vb. inanç ve anlayış, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

    Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai’lerin okuduğu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri (Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini; 1164’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Al-a Zikri Selam Hasan II’nin oğlu Alaaddin Muhammed II (1210-1221) zamanında Kuhistanlı Abu İshak’ın kaleme aldığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina’yı; yola giriş ilke ve törenleri, dereceleri açıklayan Tusi’nin Rawdat-ül Taslim vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai’siydi...

    Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.

    Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş ve kardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Bu görevleri de, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla yüklenmiştir. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1256’da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.

    Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani (936-1025), “Tathbit Dala’ il Nubuwwat, s.180” kitabında Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. (1017 yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da (İ.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Uluları I, İstanbul-1995, s.52-54), Fatımi İsmaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a İsmaili davasını yayıyordu. Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.

     

    Batıni İsmaili Dai’si Hacı Bektaş Veli

    Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

    Hacı Bektaş’ın Halep, Şam ve Necef’i dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır’ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname’den okuyoruz.

    Bu sonuncusu çok önemlidir: 5.İmam Muhammed Bakır ve oğlu İmam Cafer’in, İsmaililiğin kurucuları olarak tanınan Abu’l Hattab ve Kaddah bin Maymun’a batıni tevil bilgisi öğrettiklerine inanılır. Bu iki kişi, her iki İmamı kendi dönemlerinde Tanrının yerdeki mazharı (görünümü, açınımı-epiphany) olarak görmüştür. İmamların görünüşte onları reddettikleri, gerçekte ise sırrı faş ettikleri, yani gizli inancı açığa çıkardıkları için çevrelerinden uzaklaştırdıkları, İsmaili inanç tarihinin önemli olaylarındandır. Abbasi yönetimi tarafından antropomorfist (insan biçimli tanrıya inanan) suçlamasıyla katledilmiş olan bu kişiler, İmam İsmail ve oğlu Muhammed’in Hicab’ı (örtüsü, perdesi) adıyla onları yetiştirenler olarak büyük saygı görürler. Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l Hattab’ın Ummu’l Kitabı’nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle seyretti.

    Yine Hacı Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (Ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.

    Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

    Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır. Bu arada Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür :

    “1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisini gönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)

    Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai'si Raşidüddin Sinan’ın (Ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.

    Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina” diye çağrılıyordu.

    Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname’sinde batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.

    Örgütlü batıniliğin son temsilcileri Nizari İsmaililerin (1090-1256), Sünni yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları “dai ve İsmaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, İsmaililerden başkası değildir.

    Gerçek böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinden geldiği Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.

     

    Sonuç

    Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı karşılaştırmalı incelendiğinde, İsmaili kitaplarındaki Tanrı inancı, din ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir. Bazılarının ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek duyulmuştur.

    Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

    Hacı Bektaş Veli, 1256’da Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:

    “Yerlerin göklerin binasın düzen

    Ak üstünde kara yazılar yazan

    Engür şerbetini Kırklara ezen

    Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir”

    Son cümle olarak;Hacı Bektaş’ın Yeniçerilerin Piri yapılması ya da gösterilmesi, Osmanlının tarihsel bir siyaset kurnazlığıdır.


    (1)Devletşah’a göre Şems, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (Ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz’de okumuştur. Krş. al-Shushtari,Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110 ve A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov; Orta Asya ve diğer bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerin fikirlerinin analizi yapılıyor. F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695. İ.K.) 

    3/6/2006

    BATININ KRİZİ, DOĞU BİLGELİĞİ ve KRISHNAMURTI

    BATININ KRİZİ, DOĞU BİLGELİĞİ ve KRISHNAMURTI

    BATININ KRİZİ, DOĞU BİLGELİĞİ ve KRISHNAMURTI

    Cengiz Erengil

    Kriz siyasette değil,
    totaliter ya da demokratik hükümetlerde değil,
    bilim adamları ya da kurulu saygın dinler arasında değil.
    Kriz bizim bilincimizde,
    zihnimizde, kalbimizde,
    davranışlarımızda, ilişkilerimizde.
    J. Krishnamurti

    Evvela hâl gerek neylesin ilim.
    İSMAİL EMRE

    Batı kültürünün günümüzdeki sorunu, insani özniteliklerden, değerlerden, erdem yaşantılarından uzaklaşmış olması ve çok değerli olan insan yaşamını anlamsız kılmasıdır. Bu anlamsızlık çeşitli bireysel ve toplumsal sorunlara yol açmıştır ve açmaktadır. Batı kültüründe günümüzde egemen olan söylem biçimi, bu anlamsızlığın yansımaları olan şizofreniyi ve korku içinde yaşamayı neredeyse alkışlamaktadır. Bunlar çağdaş kültürün öznitelikleri gibi gösterilmektedir. Özellikle kendileri de bu sorunları yaşamakta olan yazarlar tarafından yaşamın tek modeli olarak sunulmaktadır. Oysa ki sorun, yaşamın yalın haliyle yaşanmasıdır. Her insan biricik bir varoluşa sahiptir. Bu biricikliği onun doğuştan var olan öz nitelikleri ile diğer insanlardan farklı oluşudur.

    Ama öte yandan kuantum alanı bakışıyla her şey aynıdır.

    Bu yüzden olgular asla tek yanlı bir bakışla kavranamaz. Diyalektiğin özelliği karşıt iki şeyden birini seçmek değil, bir terazi gibi karşıtların dengesiyle bakmaktır. Kavramsal bilinçlenme benimsenip sezgi ve keşf olanakları yadsındığında insan kısırlaşır. Sürecin kavramsal bilinci ve psişik değerlerin sezgisi birlikte işlediğinde bütünsel bir bakış elde edilebilir. Bu yüzden ne felsefe öne çıkarılıp mistik yaşantılar yadsınmalı, ne de mistik yaşantılar benimsenip felsefe dışlanmalıdır. İki binli yıllarda benimsememiz gereken hoşgörü, barış, şiddet karşıtı olma, doğal yaşamı koruma, saygı, sevgi gibi değerler ancak böyle bir bütünsel bakışla edimsellik alanında gerçekleşebilir.

    Hegel, oluşturduğu dizge içinde kendisinden önceki bütün bir felsefe tarihini içerdiği için, tarihin en büyük filozofu kabul edilir. Zihinlerinde bütünsel bir felsefe kavramı oluşmamasına rağmen sayfalar dolusu felsefe tarihi metinleri yazmış kişilerle ilgili düşüncelerini şöyle özetler Hegel:

    "Her ne kadar birçok felsefe bilimi anlayışı varsa da, sadece felsefe nosyonudur [kavramıdır C.E.] ki, bu nosyon doğrultusunda çalışmış olan filozofların yapıtlarını anlama olanağını sağlayabilir. Zira düşünceler ve hele spekülatif düşünceler söz konusu olduğunda, terimlerin sadece gramer anlamını kavrayıp, bunları tasarım alanına kadar derlemekten çok daha başka bir anlama gelir anlamak. Dolayısıyla da insan, filozofların olumlamalarını, önermelerini ya da başka bir deyiş gerekiyorsa, fikirlerini bilebilir ve bu fikirlerin nedenleri ve açıklamalarıyla pek çok ilgilenmiş, uğraşmış ve bütün bu çabalara rağmen en temel noktayı, yani önermelerin ruhunu kavramamış olabilir. İşte bunun içindir ki elimizde bol ciltli ve pek bilgiççe yazılmış birçok felsefe tarihi bulunmaktadır; ama bunlarda asıl uğraştıkları konunun bilgisi eksiktir. Bu tarih yazarlarını, bir müzik parçasının bütün seslerini işitip de, bir tek şeyi, o seslerin arasındaki uyumu kavrayamamış olan hayvanlara benzetebiliriz." 1

    Hegel'in bu satırlarda eksikliğinden söz ettiği parçalar arası bütünsel uyum, Bergson'un sezgisel felsefi yazılarında işlediği duree kavramına benzer. Bergson'a göre bir müzik parçası kendi içinde akışkan bir bütünlük taşır, fakat her dinleyenin kafasında bu bütünlük oluşmaz. Müzik parçasının bütünlüğü, dinleyen kişinin zihninde edimsel olarak gerçekleştiğindeyse, o kişi farklı bir zaman boyutuna geçer. Bu zamanda yaşanan anlar, akışkan bir bütünlükle birbirleriyle bağıntılıdır. Goethe'nin "Parçalar yan yana olsa da/Ne yazık ki eksiktir tinsel bağ" sözü de aynı olguya işaret eder. Bu bütünsel görüş ya da görü, Doğu bilgeliğinde hikmet görüsü (prajna, intuition), tevhid gözü gibi kavramlarla işlenmiştir.

    Philosophia göstergesinin tarihsel oluşum sürecinde, göstereni ile gösterileninin ilişkisinin ayrılmazlığını şöyle vurguluyordu Hegel:

    "Tıpkı Atina'da Eleusis gizemlerini saklayıp korumakla görevli Eumapidler ailesi ve daha üstün bir dini korumakla görevli Samthsate'lıkları gibi ve gene tıpkı bir vakitler evrenin zihni [tini C.E.] yeni bir ruh halinde yükselmek için en yüce bilinci korumak üzere Yahudi ulusunu seçti idiyse, biz de doğadan, kutsal ateşin koruyucuları olmak olan yüce görevi aldık." 2

    İnsanlığın düşünce tarihi içerisinde ürettiği göstergeler dizisi ya da Hegel'in deyişiyle "İnsanlık tarihinin bilimsel bir dizgesi", Hegel sonrası dönemde bütünsel tutarlılığından koparılarak parçalarına ayrılmıştır. Artık hiçbir felsefi kavram sabit bir tanım ve dizge içindeki diğer kavramlarla zorunlu bağıntılar yoluyla var olmamaktadır. Tanımlamanın yerini betimleme almıştır, felsefenin yerini de edebiyat.

    İlkçağ felsefesinde etik kavramı insan özgürlüğünün yasalarının bilimi olarak tanımlanıyordu. Günümüzde ise etik kavramıyla birlikte insanın özüne ait birçok değerin felsefe kapsamının dışında bırakıldığı bir dönem yaşamaktayız. Bu sürecin topluma ya da somut insanların gündelik yaşamlarına etkisi ise anlamsızlık, şehvet ve şiddet düşkünlüğü, saygının ve özsaygının yitirilişi, şizofrenik kopma ve aydınlanma düşmanlığı şeklinde olmuştur.

    Avrupa Krizinin Barbarlığa Varması

    Böyle bir evrensel kalitenin
    kendi kültür geleneğinin
    iradesi ve duyarlılığından koparak
    Batı sanat akımlarının hegemonyasına
    teslim olmuş bir akademizmin
    sahte avangard şablonlarıyla
    ifade edilemeyeceği de
    akıldan çıkarılmamalıdır.
    Sezer Tansuğ

    1994 yılının Nisan ayında İstanbul'da "Fenomenolojik Sorun Olarak Avrupa'nın Dönüşümü" konulu bir Uluslararası Felsefe Kolokyumu gerçekleştirilmişti. "Avrupa Kültürünün Krizi ve Dönüşüm Kavramı", "Akılcılık ve Kültürün Evrenselliği", "Ulusçu Akımlar ve Kültür Tipleri", "Avrupa Kültür Kimliği", "Felsefe Cumhuriyeti Yurttaşlığı" (Ömer Naci Soykan), "İki Avrupa" (Ionna Kuçuradi), "Avrupa Krizinin Barbarlığa Varması" (Ahmet Soysal), "Dönüşüm felsefeden değil, felsefe olmayandan gelecektir" (Marc Richir) vb. gibi sorunlar, sunulan ve tartışılan konulardı.

    Ahmet Soysal konuşmasında Michel Henry'yi yorumlayarak, Avrupa Krizinin nasıl keskinleşerek bir barbarlığa vardığını gösterdi ve özetle şunları söyledi: Bu barbarlık yaşam istencinin teorik ve pratik alanlarda kendi kendini öldürmeye kalkmasıdır. Bu barbarlığın en büyük silahı kitle iletişim araçlarıdır. Bugünkü çatışma bilim ile kültür arasındadır ve bu krizin çözümü yaşama dönüş'tedir.

    Otto Pöggeler, 1953-55 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde dersler vermiş olan Alman filozof Joachim Ritter'in, Türkiye ile ilgili araştırmalarını belirttiği 'Avrupalı'nın Sorunu Olarak Avrupalılaşma' adlı yazısına dayanan ve aynı başlığı taşıyan bir konuşma yaptı. Pöggeler, Ritter'i, evrensel tarih anlayışını savunan Rozenweig ile aynı görüşte olduğunu iddia ederek eleştirdi.3

    Bedia Akarsu ise Rozenweig'in aslında bir dünya egemenliği olan yeni bir tarihsel dünya düzeni kavramından yola çıktığını, Ritter'in ise tüm toplumsal ve devletsel düzenlerin insan olarak insana dayandırılması görüşünde olduğunu ve bu iki görüş arasında bir bağlantı olmadığını belirtti:

    "Bir devletin ya da bir devletler topluluğunun dünya egemenliği kurması başka şeydir; bütün devletlerin eşit haklarla evrensel bir dünya içinde yer alması başka bir şeydir."

    Akarsu, Ritter'in yukarıda adı geçen yazısında Ernst Jünger'in Doğu-Batı karşıtlığı üzerine olan görüşünü eleştirdiğini belirtti. Jünger, özgürlüğün Batı olduğunu, baskının ise Öteki ya da Asya olduğunu söylemekteydi. Bu sözlerin arkasında ise şu düşünce gizliydi:

    "Batının özü Avrupa'dır, onun Batılı kökeninin bütünü esastır; öte yandan Doğu da Batı ülkelerine karşı Asya, Asya kökeninin bütünlüğü içinde, yenilenmiş tarihsel bir güç haline gelmektedir." 5

    Jünger'in görüşü, Ritter'e göre, Asya ile ilgili olarak Avrupa'ya düşen tarihsel role karşı körlük yaratıyordu.

    Ritter'in Avrupa ya da Avrupalılaşma'nın anlamını sorguladığını, "Avrupalılaşma'nın özü nedir?" diye sorduğunu vurgulayan Akarsu, Türk Devrimini örnek alarak bunu yanıtlamaya girişti:

    "16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İtilaf kuvvetlerinin, Kemalist harekete katılmamaları için Türk halkına telle yaptıkları bir bildiri üzerine Atatürk'ün Batılı ülkelere gönderdiği protesto yazısındaki şu sözleri dikkat çekicidir: 'Osmanlı ulusunun siyasi egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk, yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir. (...) İlgili ulusların şeref ve onurlarıyla da bağdaşmayan bu davranış üzerinde yargıya varmayı, resmi Avrupa'nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupası'nın vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak tarihsel sorumluluğa son olarak bir daha dünyanın dikkatini çekeriz.' "6

    Atatürk'ün bu sözlerinin muhatabının vicdanı olmayan Avrupa olduğu apaçık. İsmail Emre yıllar önce şöyle demişti:

    "Vicdanı olmayan bir insanın öğreneceği bütün bilgiler, beşeriyet için zehir olur!.."

    Akarsu, bu mektubunda Atatürk'ün resmi Avrupa ile bilim, kültür ve uygarlık Avrupasını birbirinden ayırdığını, Batı karşısındaki tutumunun belirginleştiğini, onun karşı olduğunun uygar Batı değil, emperyalist Batı olduğunu söyledi.

    "Emperyalist Batı ile savaşmış ama Batı uygarlığını benimsemiştir. Benimsediği de hiç kuşkusuz uygarlığın ve kültürün temeli olan ulusal ve evrensel özgürlük ve bağımsızlıktır, laikliktir. Bu anlayışla Atatürk, Renaissance'da başlayıp 18. yüzyılda doruğuna erişen Aydınlanma'yı Türkiye'ye getirdi: Her türlü otoriteden [yetkeden C.E] bağımsız bilimsel düşünüşün egemenliği ve bununla bağlı olarak laik düzen ve Aydınlanma Felsefesinin temel ilkeleri olan özgürlük, eşitlik, insan onuru, insana saygı, insan hakları, vb... Daha 1920'lerde içinde bütün ulusların eşit haklarla yer aldığı yeni bir dünya düzeninin zorunluluğundan söz ediyor ve yeni bir çağın başladığını söylüyordu."7

    Medar Atıcı ise konuşmasında kültürel kimliğin tıpkı benlik ya da tek tek kişilerin kimliği gibi, ancak kendi dışında var olanla, kendinden başka ya da farklı olanla karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkan bir bütünlük olduğunu belirtti:

    " ...Türkiye'nin kültürel kimliği söz konusu olduğunda; bu kimliği saptayabilmek ve bilinçli olarak yaşayabilmek kaygısı, bizi, ister istemez, yakın geçmişine dek Türkiye için pek çok bakımdan bir karşıt kültürü oluşturan Batı kültürünü araştırmaya yöneltirken, bir yandan da Türkiye'deki insanların geçmişlerinde yer alan birikimlerine, geleneklerine, ortaya koyduklarına dikkat çekip bu insanların oluşturduğu toplumun tarihini araştırmaya yöneltmektedir. (...) Ne olduğunun, kim olduğunun bilincine sallantısızca varabilmek, gerek tek tek kişilerin kendi benliklerini oluşturmasında, gerekse toplumların kültürel kimliklerini gerçekleştirmelerinde belirleyici olan yönlerden biridir. (...) Nermi Uygur'un dile getirdiği gibi "(...) çağdaş eğitimin en üst amacı, tek tek insanları: 'Kültürce yerim neresi?' türünden bilinçlenmeye götürmek; bu etkinliğinde insanları, bilgili, duyarlı, araştırıcı ve yaratıcı kılmaktır." (...) Türkiye, ilişki içinde bulunduğu kültürlerin farklılıklarına tek yanlı bakış açıları içinde, kalıplaşmış yargılar doğrultusunda değil de, anlamak, bilmek, kavramak için yöneldiğinde, kendi kültürel değerlerini sağlamca yeniden yaratacaktır." 8

    Türkiye'de Kimlik Krizi, Şizofrenik Kopma ve Tarih Bilinci

    Negatif söylem oluşturmadan
    bir kimlik temellendirmesi nasıl yapılabilir?
    Soru bu!
    Hilmi Yavuz

    Hilmi Yavuz, "İslamoğlu ve Kimlik" başlıklı yazısında Kemalizmin, Batılılığı (ya da Aydınlanma söylemini) temellük ediş [alımlama C.E.] tarzını ortaya koyan bir örnek olduğunu belirtir:

    "Kendini, 'öteki' diye tanımladığı geçmişinden koparmak (kendi geçmişini 'öteki' saymanın, kimlik sorununda nasıl bir şizokopma'yı imlediği apaçık görülmüyor mu burada?) ve gerçek ötekini (yani Batı'yı) 'kendi kimliği' olarak temellük etmek!.." 9

    "Batı, değişme ve gelişmeye dayalı dünya tarihinin ayrıcalıklı bir bölgesi olarak görülürken; Doğu, bu ayrıcalıklardan yoksun, değişmeyen, gelişmeyen ve böylece tarihsiz bir bölge olarak görüldü. Bu kavramsal çerçeve, Batı'nın kendi benliğini tanıması için gereken diğeri'ni yani Doğu'yu kendisinin karşıtı, ya da Doğu'nun tarihini Batı'nın olumsuzu olarak tanımlayarak, kendi gelişmesinin karşıtı, değişmeyen bir ardalanı olarak görmekteydi." 10

    Hilmi Yavuz, 1970'lerin başında Felsefe ve Ulusal Kültür'de yayımlanan bir yazısında, resmi Cumhuriyet ideolojisinin temellerini ortaya koyarken, Batıcılıktan, Batılı olmaktan, Osmanlı dünya görüşünün karşıtının anlaşıldığını belirttiğini vurgular. İslamoğlu'nun, "Batı egemenliğinin Doğu üzerinde yerleşmesinin özünde, Doğu tarihinin, Batı hegamonyasının dilinde yazılmasının yattığını" söylemekte haklı olduğunu belirtir. "Piegot ve Kimlik" başlıklı bir yazısında da, kimlik sorununu ortaya koyan kuramsal açıklamaların tümünün negatif söylemden yola çıktığını; kimlik sorununun hep bizde nelerin olmadığı ile belirlenmeye çalışıldığını söyler:

    "Örneğin bizde sivil toplum yok deniyor, felsefe yok deniyor, roman geleneği yok deniyor. Türk Kimliği, bu negatif söylemin içinden belirlenmek isteniyor. Batılı kuramsal referans çerçevelerine sivil toplum, felsefe geleneği, bilimsel düşünce geleneği vb. başvurmadan, kısaca bir negatif söylem oluşturmadan bir kimlik temellendirmesi nasıl yapılabilir? Soru bu!.." 11

    Türkiye'deki kimlik krizi ve tarih bilinci üzerine Metin Bobaroğlu da şunları söylemektedir:

    "Tarihte kültür akımlarının en yoğun biçimde karşılaştığı ortam Anadolu'dur. Ancak, Anadolu'nun taşıdığı bu büyük kültür yüküne, başka hiçbir topluma nasip olmayacak bu mirasa, üstünde yaşayan insanlar yabancılaşmıştır. Çeşitli nedenlerden dolayı (inanç, eğitim, yönlendirme, yanıltma vb.) bu kültür mirasına sahip çıkıp özümseyeceğine, insanımız onu yadsıma gayreti içindedir. Böylece, Anadolu insanı olma bilinci yerine, göçebe, başka bir yere ait olma, konuk olma sanısıyla tedirgin bir toplum kimliği ortaya çıkmaktadır. Anadolu insanı, yaratılan uygarlıkta payı olmayan, işgalci ve barbar diye nitelendirilerek geldiği yere dönmesi beklenen soyut bir insan konumuna düşürülmüştür. Bütün bunların nedeni ise yanlış tarih anlayışıdır kanısındayım. Bu sorunu çözebilmek için tarih bilincini yeniden kurmak, var olan tarihsel gerçekliği bilince taşımak ve özümsemek yoluyla önce Anadolu insanı ve sonra Evrensel insan olma kimliği elde etmeliyiz." 12

    Batının Krizi ya da Batı Kimdir?

    Onların her şeyini tahrip ettik.
    Felsefeleri ve dinleri mahvoldu.
    Artık hiçbir şeye inanmıyorlar.
    Derin bir boşluğa düştüler.
    Anarşi veya intihar için
    olgun bir hale geldiler.
    Louis Massignon

    Edward Said, Oryantalizmin (Şarkiyatçılık), Batı tarafından Doğu'ya onu kendi içinde eritmek ve aradaki farklılıkları ortadan kaldırmak için kabul ettirilmeye çalışılan bir öğreti olduğunu söyler. Kapitalizm de Marksizm de birer Batı söylemidir. Marks ile ilgili olarak şunları belirtir Said:

    "Marks'ın ekonomik analizleri, oryantalist görüşlerle tam bir beraberlik taşımaktadır." 13

    Marks'ın ağzından şu sözleri aktarır:

    "İngiltere'nin Hindistan'da yerine getirilecek iki görevi vardır. Biri yıkıcı, diğeri yapıcı (...) Yaşlı Asya toplumunu ortadan kaldırmak ve onun yerine Avrupa toplumunun temel kurallarını getirmek." 14

    Doğu insanını kendi arzularına göre yeniden oluşturmak isteyen Batı insanı için Colin Wilson şunları söylemektedir:

    "Doğulu insan gözleri sağlam olana, Batılı ise köre benzer. Batılının anlam-algı yetisi o kadar sınırlıdır ki, şeylerin anlamlarını kavramak için zihnine ve simgeciliğe dayanmak zorundadır." 15

    Batı insanının tapındığı bilim felsefecileri aslında gerçek bilim kavramını çürütmektedirler. Bu bilim anlayışı yalnızca özdeşlik ilkesine dayanan, süreci olumsuzlayan, benzetmeye dayanan bir bilinç biçimidir.

    "Görgücü [pozitivist C.E.], paradoksal aptallık, bir kural olarak, gerçekliğin yadsınışını gerçeklik olarak görür. (...) modern akademizmin çürüttüğü zavallı kafaların, bilimin kavram ve değerine saltık olarak yabancı bir bilinç biçiminin, tam olarak bilim düşmanı, gerçeklik düşmanı Popper gibi, Kuhn gibi, Hume gibi irrasyonalistlerde kardeş bir ruh bulmalarına hayret etmemek gerekir." 16

    Batı insanı, Hakikat arayışına yabancılaştırılmıştır, çünkü insanın ne olduğu, edimlerinin nasıl olması gerektiği, evrenin nesnel varoluşunun nasıl bir bütünsel dizgenin parçası olduğu artık soru olmaktan çıkartılmıştır.

    " ... görgül bilimler alanının felsefeden ayrılması, insanın felsefeden ayrılmasının yanında önemsiz kalır. Akademizmin dışında ve ötesinde, modern görgücülüğün (pozitivizmin ve nihilizmin) başarmaya çalıştığı şey, insanı gerçeklik [Hakikat C.E.] için duyulan kaygıya yabancılaştırmak, ona kendi varoluşunu her şeyi geçerli sayan, gerçeğin ve yanlışın ötesinde, iyinin ve kötünün ötesinde, genel olarak değerin ötesinde, her şeyi bireysel özence göreli kılan bir içgüdü dünyasına uyarlamak zorunda olduğunu öğretmektir." 17

    Batı insanı uzun bir süredir insanlığını ve duyarlılığını yitirmiştir. Medyanın da etkisiyle ötekilere uygulanacak edimler önceden özel hazırlanmış yanlı haberlerle meşrulaştırılmaktadır.

    "... modern uygarlık dediğimiz barbarlığa ilgisiz kalabilmek için kendini, bilincini, usunu uyuşturmaktan, insan duyarlığını duyarsızlaştırmaktan, salt bir insan olmanın sonsuz değerini unutmaktan başka bir yol var mıdır? Analitik felsefe denilen kuşkucu irrasyonalizm, modern Batı ekininin [kültürünün C.E] en sinsi ideolojisidir. Çoktandır dünya ekinini teslim alan Protestan tinin töresiz, tüzesiz, açgözlü, anamalcı özünün gereksindiği irrasyonalizmin beslenmesinden başka bir tarihsel işlevi yoktur. Gerçeklikten, insan değerlerinden soyutlanmış bir insanlıktan başka hangi insanlık, modern usdışı varoluş (ya da yokoluş) biçimlerine duyarsız kalabilir, dayanabilir, katlanabilir?" 18

    Batı insanı kendi tarihindeki sömürgeciliği, köleciliği, saldırganlığı ve yok ediciliği görmemek için kuşkucu olmayı seçer ve Doğu'ya da kuşkucu olmasını öğütler:

    "Bu uygarlığın yüzyıllar boyu sürdürülen sömürgeciliği, köleciliği, saldırganlığı, yok ediciliği için usu bastırılmış, sağduyusu bozulmuş bir bilinçten daha elverişli bir destek olabilir mi? Bu bilinç biçimi kuşkucudur; olgunun gerçek mi yoksa görüngü mü olduğunu ayırt edemez. Dünya savaşları karşısında kuşkucudur. (...) Bu bilinç biçimi gerçekten de evrensel insanlık değerlerinin ötesindedir. İyinin ve kötünün ötesindedir. Ya da GÖRECİDİR. Ulusalcıdır. Kabilecidir. Etniktir."

    Batı Felsefesinin Eleştirisi

    Hıristiyanlık
    aşkınsal ve sonsuz olanı
    sonlu imgelerle
    görgül bir düzleme indirgemekte...
    Aziz Yardımlı

    Antik Mısır'daki Hermes kültürü (Sokrates öncesi), inisiyasyonla kazanılan değerlerden oluşan bir Philosophia, yaşayan bir göstergeydi. Haricilere kapalı olan bu öğreti, sonradan çeşitli nedenlerle dışarı açıldı ve iki ayrı koldan Avrupa kültür tarihini etkiledi: Antik Yunan ve Antik Anadolu felsefeleri ile Sami geleneği. Bu iki kol İskenderiye'de, Endülüs'te ve Anadolu'da birleşik kültürler de oluşturmuştur.

    William Barrett, Batı Geleneği kavramını şöyle tanımlar:

    "Batı geleneği diye adlandırdığımız şey iki büyük etki altında gelişmiştir: Musevi ve Yunan... Bu iki etki de özünde ikicidir (dualist); yani gerçeği ikiye bölerler ve birinin karşısına ötekini koyarlar. (...) Yunanlılar gerçeği, zihnin çalışma işlevleriyle ilgili bir çizgi çizerek bölerler. Tek başına Batı felsefesini kurmuş olan Platon, gerçeği akıl dünyası ile duygu dünyası arasında bölüştürdü. (Whitehead "Batı felsefesindeki iki bin beş yüz yıllık gelişmeler, Platon felsefesine eklenmiş bir sıra dipnottan başka bir şey değildir" diyor!) (...) Platon ve Aristo akla vurmayı (reason) [akıl yürütme C.E.], zihnin en değerli, en üstün işlevi olarak değerlendirmekle kalmadılar, onu bütün kişisel kimliğimizin merkezi durumuna getirdiler."

    Doğu insanı ise ikiliğe düşmeyen, birleştirici, bütünsel ve sezgisel bir kültür geleneğine sahiptir.

    "Doğulular (...) sezgiyi, akla vurmadan üstün tuttuklarından, birbirleriyle çelişen akılcı tutumla akılcı olmayan tutum, akılla duygu, ahlaklılıkla doğallık arasında kişiliğimizin merkezini sezgiyle buldular. Biz Batılılara bu ikicilik, kalıtım yoluyla gelmiş ve bizim bir parçamız olmuş. Musevilerden (...) durmadan kusur bulan bir vicdanı; Yunanlılardan son derece bölücü, akılcı bir zihni kalıt olarak almış bulunuyoruz. (...) Bundan yüz elli yıl önce filozof Kant, akla vurmanın aşılmaz sınırları olduğunu göstermeye çalıştı ama Batılı insanın zihni tam anlamıyla olgucu (pozitivist) olduğundan, böyle bir çıkarımı ancak bilimin de onaylaması durumunda ciddiye alabilirdi. (...) Heisenberg fizikte, Godel matematikte insanın akla vurma yetisinin aşılmaz sınırlarını gösterdiler... Böylelikle Batı'nın düşünce tarihinde bir dönüm noktasına gelinmiş oluyor. Bundan sonra atılacak adım, temelinde çelişkiler yatan akla vurmanın yapısını tanımak olacak."

    Batı kültür tarihinde bazı düşünürler bu geleneğin dışına çıkmışlardır. Erich Fromm, bu düşünürleri şöyle özetler:

    "Batı geleneğinde istisna oluşturan bazı filozoflarda deneyimsel bilgi bulunmaktadır: Spinoza'nın bilginin en yüce biçimi olan sezgisinde; Fichte'nin anlıksal sezgisinde; Bergson'un yaratıcı bilincinde. Bütün bu sezgi kategorilerinde özne-nesne ayrılığına dayalı bilgi aşılmış oluyor. (...) Bu tür deneyimsel bilginin önemi şu olguda yatmaktadır: Bu deneyimsel bilgi ile özne-anlığın (subject-intellect) kendisini bir nesne olarak gözlemesine dayalı bilgi ve farkındalık (awareness) biçimi aşılır ve böylece Batı'nın, bilme edimini ussal (rationalistic) kavrayışı da aşılmış olur."

    Heidegger'in bir Alman arkadaşının Barrett'a söylediğine göre, bir gün Heidegger'i görmeye gittiğinde onu D. T. Suzuki'nin kitaplarından birini okurken bulmuş.

    "Heidegger, "Eğer bu adamın söylediklerini doğru olarak anlayabiliyorsam, onun yazdıkları benim de bütün kitaplarımda anlatmaya çalıştığım şeyler" demiş. Kuşkusuz Heidegger'in felsefesi havası, yapısı ve kaynakları bakımından Batılıdır."

    Heidegger'in felsefesini şöyle özetliyor Barrett:

    "Batı felsefesi büyük bir yanılgı içindedir. Zihnin, akıl ve duygu diye ikiye bölünmesi, insanı Varlık'tan da, kendi varlığından da ayrı düşürmüştür. Bu yanılgı, gerçeği akılla aynı yerde aramaktan (Platon) başlar. Böylelikle doğal dünya, zihnin karşısına konmuş nesneler alanı oluyor.

    Bunun sonucunda da nesneler, bilimsel ya da uygulama yollu tartıp [ölçüp C.E.] biçmelerle yararlı yoldu kullanılıyor. Yirmi beş yüz yıllık Batı fizikötesi (metafiziği), Platon'un akılcılığından Nietzsche'nin güçlülük istencine doğru yol almıştır. Bu arada da insan, gerçekten dünyanın teknolojik efendisi olmayı başarmıştır. Ama doğanın zorla ele geçirilmesi, insanı, Varlığa da, kendi varlığına da yabancılaştırmış, giderek tırmanan, giderek çileden çıkan bir güçlülük istencinin egemenliği altına sokmuştur. Böl ve yen, Batılı insanın Varlığa karşı yürüttüğü tutum, bu ilkeyle açıklanabilir. Ama bu öğüt kuşkusuz bilgeliğe değil, güçlülüğe yardımcı oluyor. Heidegger, artık bu geleneğin dönemini tamamladığını söylüyor. Bunları söylerken adımını bu gelenekten dışarı atmış olduğunu anlıyorsunuz! Acaba adımını nereye atmış? Doğu geleneğine mi yönelmiş? Bu konuda söyleyebileceğim şey ancak Zen'e çok yaklaşmış olduğudur."

    D. T. Suzuki, Batı insanı ile Doğu insanının zihniyet farklılığını şöyle özetliyor: Batı insanı,

    "... çözümlemeci, bölücü, ayırıcı, nedenci, birey olmayan, düşünceci, nesnel, bilimsel, genelleştirici, kavramlaştırıcı, plancı, kişiliksiz, kanuncu, sistemli, güç-kullanıcı, kendini ileri sürücü, iradesini başkalarına kabul ettirmeye her an hazır olan vb."dir.

    Doğu insanı ise:

    "bireşimci, bütünleştirici, tam, bölmeyen, sonuççu, sistemsiz, inanlı, sezgisel (daha iyisi şefkatli), dolaştırmayan, öznel, tinsel bireyci, toplumsal grup insanı vb."dir.

    Suzuki, Zen kültüründe, "kişinin en yüksek kendiliğinin (Self, Zat), tam bir farkındalıkla, öğretmenin Öğreti (Dharma) üzerine konuşmasını dinlerken, bir tekbaşınalık (aloneness) ve aydınlanma içinde açığa çıktığını ve bunun Bir (The One) olduğunu" söyler. Bu ise bir tür Sohbet Aydınlanması olarak, Batının Aydınlanma kavramından farklıdır. Öğreti üzerine yapılan sohbet sırasında bütün sınırlar aşılır, kolektif bilinçdışının da ötesine geçilir ve Budizm'de 'Ayna Bilgi' (adarsanajnana) denen düzeye erişilir.

    "Bilinçdışının (unconscious) karanlığı kırılır ve kişi her şeyi ışıkla parlayan bir aynada yüzünü seyreder gibi görür."

    " 'Jnana' kelimesi genellikle bilgi olarak çevrilir, fakat görü (intuition) daha uygun bir çeviri olabilir. Bu kelime bazen aşkın bilgelik (transcendental wisdom) olarak çevrilir, özellikle 'pra' ekini alıp 'prajna' olarak kullanıldığında. Aslında, bir görü sahibi olduğumuzda, nesne halen önümüzdedir ve biz onu duyumlarız ya da algılarız, ya da görürüz. Burada bir özne-nesne ikiliği vardır. Oysa ki 'prajna'da (aşkın bilgelik, hikmet) ise ikilik yoktur. Prajna, sınırlı nesnelerle ilgilenmez, şeylerin bütünlükleriyle, kendisinin bilincine varmakla vb. ilgilenir. Bu bütünlük ise sınırlı değildir. Sınırsız bir bütünlük, sıradan insan kavrayışının ötesindedir. Bilgelik-görüsü (prajna-intuition) sonlunun bütünsel görüsüdür, sonlu nesneler ve olaylarla sınırlı olan günlük deneyimlerimizde hiçbir zaman yer almaz. Bilgelik ancak duyum (sense) ve anlık (intellect)'ın sonlu nesneleri, sonsuz kendileriyle özdeşleştiklerinde ortaya çıkar." 30

    Suzuki'nin bilgelik-görüsü kavramı, İsmail Emre'nin Tevhid-gözü kavramıyla karşılaştırılabilir. Şöyle diyordu İsmail Emre:

    "Tevhid gözü açılmamışsa eğer
    her şeyi parça parça görür
    gördüğü her parça başına bela olur."

    Suzuki'nin sonlu nesnelerin sonsuz kendileriyle özdeşleşmesi anlatımı ise Spinoza'nın ebedilik görünümü altında kavramıyla karşılaştırılabilir.

    Doğu'daki aydınlanma anlayışının Batı'daki aydınlanma anlayışından farklı olduğunu belirtmiştik. Şimdi Batı aydınlanmasının üzerine ışık tutalım. Hilmi Yavuz, Diderot ve D'Alembert'in Ansiklopedilerinin, Aydınlanma (ya da Aydınlıklar) Çağının, 18. yüzyıl Batı düşüncesine başat olan geleneğin simgesi olduğunu belirttikten sonra şunları söyler:

    "Aydınlanma, her şeyden önce aklın ve bilimin egemenliğini kurmayı öngörüyordu. Kant (...) şöyle demiyor muydu: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kendinin kullanmaya başlaması. İnsanın kendi yaşamını akıl ile aydınlatması, akıl söyleminin egemen kılınması." Aydınlanma, başta din olmak üzere, bir aşkınlığı içeren her şeyi yıkıyor, insanı akla indirgiyordu. Kısaca, aşkın olan her şeyi önyargı ya da boş inanç sayıyordu Aydınlanma. Aydınlanmanın dünya görüşü Rasyonalizm [Usçuluk C.E.], dünyayı kavrayışı ise Pozitivizm [Görgücülük C.E.] ... Aydınlanma dediğimiz bu geleneğin (Paul Hazard, Aydınlanmayı bir 'crise de conscience' [bilinç ya da vicdan krizi C.E] olarak niteliyor) nelere mal olduğunu görebilmekse, madalyonun öteki yüzü... Aydınlanma çağında burjuvazinin çıkarları, anti-hıristiyan (dine-karşı) olmakla örtüşüyordu. Ama, çok değil, bir yüzyıl sonra, batı burjuvazisi bunun tam tersini yapacak ve verili toplumsal düzenin korunması için, hıristiyanlığa başvurarak Aydınlanma geleneğini olumsuzlayacaktır." 31

    Batı felsefesi tarihinde bir şeylerin ters gitmesinin nedenini, Yunan/Arap felsefesindeki ussal geleneğin, ortaçağda Latin Hıristiyanlarının diline çevrilirken, görgücü bir yorumla aktarılmasında bulur Aziz Yardımlı:

    "Bir yandan Yunan/Arap felsefesinin Latin Hıristiyan ortaçağdaki görgücü yorumu ve daha sonra aynı geleneğin özbilinçli aşamasını temsil eden İngiliz görgücülüğü felsefi tinin Hıristiyan Avrupa bilincine ne denli yabancı olduğunu gösterirken, öte yandan modern Avrupa Ussalcılığı da hiçbir zaman aynı düşünce ikliminde doğmuş olmanın izlerinden kurtulamamış, kendini hiçbir zaman skolastik tanrıbilimden özgürleştirememiştir." 32

    Aziz Yardımlı, Batı kültürünün bilimsel kavramlarını da, felsefi kavramlarını da kendisinin üretmediğini, bunları uygar bir dünyadan ödünç aldığını söylemektedir:

    "Bunun doğrudan sonuçlarından biri, kavramların özerk ussal üretimi, kurgul felsefe ve mantıksal yöntem gibi konularda hiçbir zaman tam bir bilinç geliştirmemiş, hiçbir zaman bu deyimlerin içeriğini kavrayamamış olmasıdır. Gerçekten de, Avrupa'da dinsel bilinç büyük ölçüde putperest bir tinde şekillenir ve öyle kalmayı sürdürürken, Doğu'da ... oldukça sağlam bir ussallık kazanmış olan doğal bilimler de bu yeni ekin ortamında aynı usdışı perspektifte astroloji, simya gibi yalancı-bilimlere indirgenmişlerdi. Antik ekinin çiçeklendirdiği ve Farabi'de aynı kurgul tini bir kez daha saltık arılığı içinde kavrayan felsefe de doğallıkla bilmenin en ilkel basamağında olan ortaçağ Avrupasında bütünüyle usdışı ve giderek utanç verici bir dönüşüme uğramış, felsefenin putperestliği olan görgücülüğe çevrilmişti." 33

    Krishnamurti'nin bakış açısında da İslam'daki gibi tenzihi bir özellik vardır. Batı toplumlarının aşırı teşbihçi düşünce geleneklerine bu görüşü tanıtmak için Krishnamurti uzun yıllar sohbetlerini sürdürmüştür.

    Aziz Yardımlı, Batı felsefesinin hiçbir zaman tenzihi ya da arı soyutlamayı anlamadığını şöyle vurgulamaktadır:

    "İslamın bu tür yüklemleri saltık olarak dışlayan soyut Tanrı anlayışından bütünüyle ayrı olarak, Hıristiyanlık aşkınsal ve sonsuz olanı sonlu simgelerle görgül bir düzleme indirgemekte, bu yolla sıradan bilince ulaşabilmekte, ama böylece giderek çoğu kez duyulur [duyusal C.E.] bir tanrısallığın, putperestliğin eşiğine gelmektedir." 34

    Bu alıntının ardından, Anadolu bilgeliğinde Museviliğin tenzihi bilinci, Hıristiyanlığın teşbihi bilinci ve İslam'ın ise bu ikisinin bireşimi olan tevhidi bilinci temsil ettiğini de belirtelim.

    Anadolu Bilgeliği

    Doğu'nun idealist tini
    kurgul düşünceye her zaman açıktır
    ve Farabi'nin özgür ussalcılığından sonra
    Sufilik biçiminde süren gizemcilik
    gerçeklik söz konusu olduğu ölçüde
    kurgul felsefeye özdekçi bilinçten olduğu gibi
    mutsuz bilinçten de sonsuz ölçüde daha yakındır.
    Aziz Yardımlı.
    (Mantık Bilimi'ne önsöz)

    Hilmi Yavuz, ister somuttan (bilim), ister soyuttan (Freud-bilinçdışı, Marks-artı değer) başlanarak inşa edilsin, kuramların Hakikat'i keşf etmediklerini, onu icad ettiklerini, temsiliyet krizinin de bunu gösterdiğini belirterek, 'Bu krizden kurtulmanın yolu nedir?' diye soruyor ve sorgulamasını şöyle sürdürüyor:

    "Bu yollardan biri, objektif gerçeklik diye bir şeyin olamayacağını, teorinin dışında bir gerçeklikten söz edilemeyeceğini öne sürmektir. Yani, teorinin ya da metnin dışında hiçbir şey yoktur. Teori, Hakikati nasıl kuruyorsa, hakikat öyledir. Bu durumda bir temsiliyet krizinden söz edilemeyeceği açıktır: Temsil edenin dışında bir temsil edilen yoktur çünkü... [Gösterenin dışında bir gösterilen yok! C.E.] Gelgelelim, bir temsiliyet krizinin içine düşmeden de Hakikat'in keşfedilmesi mümkün görünüyor: Hakikat'i ya da gerçekliğin bilgisini, empirik veya teorik bilgi (episteme) olarak değil ama bir ma'rifet (gnosis) olarak temellendirmek. Tasavvufun keşf olunmasının sanırım manası budur." 35

    Izutsu, Batı (Heidegger, Sartre vb.) ve Doğu (vahdeti vücud görüşünü işleyenler vb.) varoluşçularının, Aristocu ontoloji (varlıkbilim) geleneğine karşı çıktıklarını öne sürer.

    "Bu yüzden, Heidegger sadece 'var olan' (das Seiende) üzerinde yoğunlaşıp, ...(olmak) fiilinin hayati önemini bütünüyle unutmasından dolayı, tüm Batı ontoloji geleneğine karşı çıkar. Ona göre, ontolojinin ana konusu olması gereken 'var-olan' değil, 'olmak' das Sein fiilidir." 36

    "Varlık, felsefede kullanılan teknik bir terimdir. Gündelik konuşmada aynı düşünceyi 'olmak' fiili ile ifade ederiz. Örneğin, 'gök mavidir' deriz. Fakat buradaki 'dir' fiili, son derece zayıf bir fiildir... 'dir' fiilinin rolü, yüklem (mavi) ile özneyi (gök) birleştirmekten ibarettir. (...) 'varlık' neredeyse bir hiçtir: Sartre, 'kafam boş' der. "Fakat gerçekte" diye devam eder Sartre, 'gök mavidir' ifadesindeki (...) olmak fiilinin arkasında 'bütün varlık' gizlidir. Ama insan sıradan bilinç düzeyinde bunların farkında değildir. Bu 'farkında olmama hali' kendini 'gök mavidir' önermesinde açıkça gösterir. Burada 'varlık', akla gelebilecek en zayıf surete bürünür ve 'gök' ile 'mavi' arasına sıkışıp kalır.

    Sartre'a göre bu önermede 'mutlak gerçekliğe' işaret eden sadece ve sadece 'olmak' fiilidir (...) sadece 'varlık' nihai gerçekliktir. Sartre'ın dediği gibi varlık her taraftadır, etrafımızdadır, bizdedir, bizizdir." 37

    Izutsu'ya göre Batı varoluşçuları dediği Heidegger ve Sartre ile Doğu Varoluşçuları dediği Vahdeti Vücud ya da Varlık Birliği okulu yazarları Varlık'ın gerçekliğine ilişkin temel bir deneyim ya da görüden kaynaklanmaktadırlar ve bu noktada Vahdeti Şuhud da devreye girmektedir: yani Varlık'ın görüsü. "Bu temel müşahede, İslam'da 'asaletül vücud' yani 'vücudun temel ve asıl gerçekliği' olarak bilinir." 38 Karşılaştırma yaparken benzer noktaları vurgulasa da, Izutsu, Batı varoluşçuları dediği filozofların bahsettiği varlık ile, Vahdet-i Vücud felsefesindeki vücud kavramının, anlam olarak farklı olduklarını vurgular. 39

    Vahdet-i Vücud okulunun kurucusu kabul edilen Muhyiddin İbn Arabi'nin Marifet (gnostisizm) diye isimlendirdiği bilme türü, bir fenafillah deneyimi ile, bizzat Hakk'ın insanın yetisi olmasıyla bağıntılıdır.

    "...Sufinin yaşadığı tecrübe açısından baktığımızda, kesinlik düzeyindeki bilme yani Hakkulyakin ki bilginin en üst düzeyini oluşturur, bir tür fena hali, tecrübeyi yaşayanın ben bilincinin ortadan kalktığı hal'dir. Bilginin en yüksek mertebesine 'aydınlanma' (işrak), 'iç müşahede', 'zevk' ya da 'huzur' durumunda ulaşılır. En yüksek bilgi, teknik adı Tevhid (birleme) olan Huzuri bilgi'dir. Tasavvufi kullanımında bu birleme durumu, ben bilincinin tamamen kaybolması, yani fena adını alır." 40

    Bu ise kişinin kendisini tanıması sürecidir.

    "Öyleyse Marifet, Hakk'ın, insanın yetisi oluncaya kadar sufi teknikleri uygulamak ve kişinin kendisine dönüp nefs bilgisini, kendini tanımayı gerçekleştirmesi demek olacaktır." 41

    "Hakk ile birliktelik, sufinin, bu dünyaya gelmeden önceki haline [fıtrat, nisarga, sahaj C.E.] misakdaki haline geri dönmesi demektir." 42

    İbn Arabi, Endülüs doğumludur ve Kuzey Afrika'da, Orta Doğu'da geçen çalışmalarla dolu uzun bir seyahatten sonra Anadolu'ya gelmiş, Malatya, Kayseri ve Konya'da yazılarını yazmış ve öğretisini yaymıştır. Muhyiddin İbn Arabi'nin

    "Varlık Birliği öğretisi kısa zamanda Anadolu'nun heterodoks yapısının farklılıkları bağdaştırıcı felsefesi niteliğine bürünmüştür. Bu görüş, ayrı niteliklerde görülen doğa nesneleri ve yaşam biçimlerinin, aynı Varlığın farklı görünüşleri olduğu savı ile Anadolu coğrafyasında yüzyıllarca sürecek bir hoşgörü kültürüne neden olmuştur."

    Horasan kültür çevresinden Anadolu'ya göç eden Alp Erenler kuşağının, Vahdet-i Vücud anlayışının yaygınlaştığı bu topraklarda, özgürce ve hoşgörü içinde yaşama olanağı elde ettiklerini belirtir Bobaroğlu:

    "Anadolu'nun bağdaşık kültürel ortamında yetişen bilgeler, insanı, yaşam biçeminin ereği olarak görmüşler. Yaşam biçeminin ereği olan insan, olgun insan (kamil insan) olarak kavramlaştırılmış ve sürece giren herkesin, erginlenme (inisiyasyon) yoluyla etap etap bu olgunluğa ulaşabileceğini, bu olgunluğun, öznesinde kurulacağı söylenmiştir. Olgun insan öğretisi, sanal ya da imgesel değil, Tanrı vergisi ya da metafizik de değil, aksine sürece giren her insanın kendi çabası ve emeği ile birleştirilmiş, bilgeler eşliğinde bir eğitim yoluyla gerçekleşen bir öğretidir." 44

    Bu bilgelik öğretisinin, insanı insana gardaş etme projesiyle, Anadolu coğrafyasındaki geçmiş uygarlıkların üzerine bir krema gibi döküldüğünü söyler Bobaroğlu. Bu bilgelik öğretisi günümüz insanı için araştırılmaya ve özümsenmeye açık bir kültürel biçemdir.

    "Bir kültürel biçem, bir öğreti, bir ekolün başarısı, onun içinden yetişen insanların evrensel kalitesiyle ölçülür ya da değerlendirilir. Anadolu uygarlık ağacının meyveleri ise Thales'den, Diyojen'den, Pavlus'tan, Orpheus'tan, Hünkar Hace Bektaşı Veli'ye, Yunus'a, Pir Sultan'a, Mevlana'ya, Dadaloğlu'na, Karacaoğlan'a, Nesimi'ye, İsmail Emre'ye kadar nice tatlar sunmuştur insanlığa. Ve Anadolu yaşam biçemi bu tarihsel bilgelik ile taçlanmıştır." 45

    Bilgi, Bilgelik, Yokluk

    Kendimizi bir başkasına bırakıyoruz...
    Kendi kitabımızı, kendi tarihimizi
    hiçbir zaman okuyamıyoruz,çünkü
    sürekli başkalarına bağımlıyız:
    grup tedavileri, çeşitli psikosomatik
    tedaviler, psikoterapiler
    ve bunun gibi şeyler.
    J. Krishnamurti

    Krishnamurti bilginin düşünce ile, bilgeliğin ise organik zeka ile bağıntılı olduğunu söyler. Bilgelik kendimizi gözlemlemek, kendimizi eğitmek ve'ben'in (me) yokluğunu yaşamak ile başlar. Bireysel bilinçlilikte gerçekleşecek bir bilgeliğe dönüşüm, bütün toplumda köklü bir değişime olanak sağlayacaktır. Toplum ise milyonlarca yıllık deneyimlerle, bilgilerin birikimiyle, gelenekle koşulludur. Bütün bunlardan dolayı da beyinler koşulludur. Düşünce sınırlıdır, koşulludur ve bize binlerce sorun çıkarmıştır.

    "Kriz siyasette değil, totaliter ya da demokratik denen hükümetlerde değil. Kriz bilim adamları arasında ya da kurulu saygın dinler arasında değil. Kriz bizim bilincimizde, zihnimizde, kalbimizde, davranışlarımızda, ilişkilerimizde. Ve kriz, düşünce tarafından oluşturulan bilincimizin doğası ve yapısını anlamadığımız sürece, tam olarak, bütünsel olarak anlaşılamaz." 46

    Olan'a yönelmekten korktuğumuz için sürekli olarak kendimizi oyalıyoruz. Sevgi, şefkat, iyilik gibi değerlerimizi yitirdik. Bütün bunların temelinde ise belleklerimizde depolanan haz ve acı kayıtları ile oluşan ben ve ben-olmayan bölünmesi yatıyor. Bu bölünmenin yol açtığı çatışmalara, krizlere ise düşüncelerimizle ve geleceğe yönelik planlarımızla çözümler arıyoruz. Oysa ki çözüm düşünce ve planlarda değil, sorunları oluşturan zihin ve düşüncenin doğasının farkındalığında yatmaktadır.

    "...kendimize açık bir biçimde bakmak istemiyoruz. Kendini eğitmek, bilgeliğin başlangıcıdır. Bilgelik kitaplarda değildir, başka herhangi bir şeyde değildir, ama kendi bencil, dar, bozulmuş, her gün tekrarladığımız etkinliklerimizi anlamamızdadır. Kriz kalbimizde ve zihnimizde, beynimizdedir." 47

    Zihnin ve düşüncenin doğası her zaman geçmişe bağlı olan deneyim, bilgi, bellek kayıtları, düşünceler ve edimlerden oluşur. Bir sorunumuzu çözmek için oturup planlar yaptığımızda, şimdiki zamanda değiliz demektir. Geçmiş olaylar, geçmişe bağlı zihnimizle geçmişe ait tasarımlar üretmektedir. Arada biz, şimdiyi yaşayan ben olarak var olduğumuzu sanırız. Oysa ki ben (me), kendimize ait geçmiş birikimlerin toplamıdır. Kendisinin varlığı bir sorundur, bir yabancılaşmadır, bir kimlik krizidir. Yaşam ise dirimsel bir şimdidir. Eğer biz gerçekten yaşamak istiyorsak, olan'a düşüncesiz ve imgesiz bir farkındalıkla yönelmeliyiz. Bu ise hiçbir zaman geçmişi yinelemeyen, sürekli öğrenme halinde olan bir bilinçtir. Bu bağlamda şimdiyi özgürce yaşamak ve şimdi öğrenmek bir ve aynı harekettir.

    "...burada, dünyada gerçekten neler olup bittiğini ve dünyadaki karışıklıkları gözlemek ve bir soyutlama yaparak onu bir ideaya dönüştürmemek var. Lütfen bu nokta üzerinde çok açık olun. Bir ağacı gözlemlediğimizde, ağaç sözcüğü bir soyutlamadır, ağaç değildir. Umarım bu nokta açık seçik anlaşılmıştır. Sözcük, açıklama, tanımlama gerçeklik değildir. 'Nedir'in yanıtı değildir. (...) Dünyada ve kendi bilincimizin derinliklerinde gerçekten neler olup bittiğini gözlemlersek ve bu gözlem soyutlama yapılarak bir ideaya dönüştürülmezse, saf, doğrudan, berrak olarak kalabilir. Çoğumuz idealarla yaşıyoruz, ama onlar gerçeklik değil. Önemli olan tek şey idealar haline geliyor, gerçeklik değil. Filozoflar ideaları çeşitli anlamlarda kullanıyorlar, ama biz idealarla ilgilenmiyoruz!" 48

    Bilgi sınırlı olduğundan ve biz de her zaman bir 'bilgi-düşünce-imge-edim' alanı içinde hareket ettiğimizden yaşamımız çatışmalarla doludur. Ekonomik, politik, dinsel ve kişisel ilişkilerimizdeki çatışmaları, sorunları çözmeye çaba gösteririz, ama bu tutumumuz sorunlarımızı çözmediği gibi başka sorunlar ve çelişkiler yaratır!..

    Beyin ya da zihin bu çelişkilerden, sorunlardan, çatışmalardan özgürleşebilir mi?

    "Beyin ancak özgür olduğunda bu sorunları çözebilir, aksi takdirde çözemez. Sevginin ne olduğunu, hakikatin ne olduğunu anlamak için özgürlüğün olması gerekir ve bunu size kimse veremez. Bunu siz kendiniz çok çalışarak bulmalısınız." 49

    Bütün koşullanmalardan, bölünmelerden, çatışmalardan özgürleşimin olanaklı olup olmadığını sorgulayabiliriz. Bunun için önce onların yapısını önyargısız olarak gözlemlemeliyiz. Bu arı gözlemin kendisi bize bütünsel bir dikkat sağlayacaktır. Bu bütünsel dikkatin içinde ise büyük bir enerji vardır ve hiçbir korkuya, hiçbir şehvete ve şiddete yer yoktur.

    "Siz bir birey olarak, gerçekten kendi içinize son derece sorgulayıcı, acımasız bir biçimde dönerek, her birimiz için bütünüyle özgürleşmenin olanaklı olup olmadığını bulabilir misiniz? Kuşkusuz yalnızca 'özgürlük' varsa 'değişim' olabilir! (...) Zihnin kendi yapısında kökten bir dönüşüm yaratmamız gerekiyor. (...) Değişmek, bütünüyle farklı bir biçimde düşünmektir. Endişenin, çatışma duygusunun; başarmaya, bir şey olmaya ya da bir şey haline dönüşmeye yönelik savaşımın olmadığı bir zihin durumunu ortaya çıkarmaktır. Bu, korkudan bütünüyle özgür olmak demektir." 50

    İnsanın kendi bilincinde köklü bir devrim gerçekleştirebilmesi için tek başınalık halini yaşaması gerekir. Bu tek başınalık (aloneness) hali ise, kişinin yalnız kalması (lonelyness) değildir. Günlük yaşamdaki kullanımından farklı olarak, bilgeliğe geçişte zorunlu bir kıpıdır.

    "Size öğretecek bir öğretmen, sizi kurtaracak bir kurtarıcı, ne yapılması gerektiğini söyleyecek bir guru olmadığını gerçekten anladığınız zaman, her şeyi kendiniz yapmak zorunda olacaksınız, bu da olağanüstü bir enerji gerektirir." 51

    "Hayal edilemeyecek kadar büyük bir enerji ise beynin içindeki geniş uzaydadır." 52

    İşte Anadolu bilgelik yolu olan sohbet sırasında kişiler özel bir mantra, meditasyon ya da yoga deneyimine gerek kalmadan bu yoğun gücü yaşayabilirler. Krishnamurti de bu sohbet yöntemini kullanmış bir bilgedir, tıpkı Nisargadatta Maharaj ve İsmail Emre gibi.

    İnsanın içinde açığa çıkmayı bekleyen bu büyük enerji, yüzyıllardır bastırılmış ve dumura uğratılmış organik zekadır. Buna arı dikkat de denebilir, arı farkındalık da. Aynı zamanda bizzat bilgeliğin kendisidir. İnsanın saf fıtratının görüsü ve anlayışıdır. Bu bağlamda Krishnamurti, bir kişide açığa çıkacak böyle bir değişim ve dönüşümün, bütün toplumun ve bütün insanlığın değişimine yardımcı olacağını belirtir. Farklı bir öğrenme biçiminden söz eder Krishnamurti ve bu öğrenme ediminin uygulandığı yerler olan kendi okullarını kurar.

    "... bütünüyle farklı bir öğrenme biçimi olduğunu düşünüyorum, ama bunu anlamak ve bu farklı biçimde öğrenebilmek için, yetkeden [otoriteden C.E.] bütünüyle kurtulmalısınız! Yetke, bilginin bellek olarak biriktirilmesi olmayan bu öğrenmeyi engeller. (...) bilgi birikimi, özgür olmasını engeller. (...) Benim söz ettiğim psişik birikimdir ve özgürlüğü bütünüyle engelleyen işte budur." 53

    Özgür bir yaşam ile psişik birikim olmadan yaşamak aynı şeydir Krishnamurti'de ve birey, psikolojinin yarattığı tüm şeyleri, Freud'u, Jung'u, vb. reddedip, aynı zamanda saf zeka ve merhamet de olan bir sevgiyi (sophia) yaşayabilmelidir. Bu ise sohbet hali içinde, otoritesiz bir konuşma, dinleme ve sessizliği yaşama sürecine katılarak geliştirilebilir.

    Okulda, üniversitede, vb. edindiğimiz ve biriktirdiğimiz bilgi ile Krishnamurti'nin öğrenme edimi bütünüyle farklıdır. Krishnamurti'de öğrenme sanatı aynı zamanda yaşama sanatıdır. Öğrenme bütün yaşam boyu sürecek bir tutumdur.

    "Öğrenme sürekli bir harekettir. Hiçbir zaman biriktirme olmaması için öğrenmede sürekli bir hareket vardır. Çünkü biriktirilen 'ben'dir (me), sizi ayıran ben (me), dolayısıyla çatışma vardır. 'Ben' (me) olan yerde çatışma olmalıdır [olmak zorundadır C.E.], çünkü bölünmenin tam göbeğinde yatan budur. Sevgi de öğrenilemez. Bilgi, bilgeliği ya da sevgiyi elde edemez. (...) Dikkat her türlü çatışmanın sona erdiği bir yaşama biçimi bulmaya kendini bütünüyle adamış bir zihnin halidir. İnsan ilişkisinde bu çatışma biterse, bütünüyle farklı bir kültür oluşturacağız." 54

    Kendinin-bilgisi (self knowledge), bilgeliğin (wisdom, prajna) başlangıcıdır. Anadolu bilgeliğinde bir insanın öteki insanlara karşı davranışlarını belirleyen temel tutum hoşgörüdür, bütün milletleri bir görmektir. Kutsal olanla ilişki belirli günlerde ya da gün içindeki belirli saatlerde yapılan törenlerle sınırlanmaz. Kutsal olanla ilişki andan ana, insandan insana bütün bir yaşamı kapsar. Anadolu irfan öğretisinde evrensel özgür insan modelinin özü budur. Krishnamurti benzer bir şekilde bilgelik yaşamı ile gündelik yaşamın bir ve aynı hareket olduğunu, kendinin bilgisi olduğunu belirtir.

    Zihinlerimiz imgesiz ve düşüncesiz bir konumdayken, eğer buna alışık değilsek, içimizi bir korku kaplayabilir. Bunun nedeni belleğimizdeki kayıtlardır. Kendi sahte kimliğimizi bu kayıtlarla özdeşleşerek oluşturduğumuz için korkarız. Bu yüzden de zihnimizi sürekli olarak imgeler ve düşüncelerle doldururuz.

    " ...imge sahibi olan sizle, imge sahibi olmayan bir kişi arasındaki ilişki nedir? (...) Bu sevgidir. (...) İmge, sanı, fikir, sonuç, simge, bütün imgeleri oluşturan düşünce demektir. (...) zihin şu anı, 'olan'ı belleksiz, imgesiz, sonuçsuz, sanısız, yargısız, geçmişi değerlendirmeden gözlemleyebilir mi? Yalnızca 'olan'ı gözlemlemek (...) 'olan'la bütünüyle yaşamanın, imge bile olmadan yaşamanın ne demek olduğunu öğreneceksiniz (...) incitici bir imge yaratan düşüncenin hareketi olmaksızın beni dinleyebilir misiniz? (...) Deneyin. Yapın, o zaman ne kadar olağandışı bir değişimin gerçekleştiğini anlayacaksınız, dolayısıyla [böyle bir C.E.] zihin hiçbir zaman geçmişin yüküyle ezilmez. Bu, genç bir zihne sahip olmak gibidir." 55

    "Hiçbir arzum ve düşüncem yok" diyen İsmail Emre gibi, insanın imgesiz, düşüncesiz, bensiz (me) bir arı farkındalık içinde, arı bir dikkat, bir gözlem anı içinde bilgeliği yaşayabileceğini söylüyor Krishnamurti. Bu ise Anadolu irfan öğretilerinde "sohbette yaşanan fenafillah hali içinde keşfedilen hakikatler" ile karşılaştırılabilecek bir olgudur.

    "Krishnamurti: Anılar bağlamında deneyim, bilgi, belirli düzeylerde yararlıdır; ama psişik 'ben'i (me), benliği güçlendirmek için bir araç olarak 'ben' (me), yalnızca yanılgı ve üzüntüye yol açar. (...) Adlandırma, gelecek deneyimleri engeller. Deneyimleme durumu söz konusu olduğunda adlandırmadan, ilişkilendirmeden, bellek sürecinden özgürlüğün var olması gerekmez mi (...) deneyimlemek için, bilinenin sona ermesi gerekir. Bilgi anlamaya engeldir.
    Soran: 'Bilgi, deneyim, anılar olmazsa bize ne kalır? O zaman hiç oluruz.'
    Krishnamurti: Şimdi bundan daha çoğu musunuz? (...) Bu eklemeler olmadan 'hiçsiniz'-ki bu hakikattir (...) bazı felsefi soyutlamalar bağlamında değil, gerçekten de hiçiz. Bu hiçliğin deneyimlenmesi ise, bilgeliğin başlangıcıdır."56

    Hakikat düşünce yoluyla bilinemez, ancak organik zeka ile algılanabilir. Çünkü düşünme edimi her zaman bir düşünen-düşünülen ikiliğini gerektirir ve bu ikilikten kurtulamaz.

    "Hakikatin algılanması zekadır ... imge yoktur, ben (me) yoktur, psişik içerik yoktur, yalnızca zeka çalışır. (...) Hakikatin algılanmasının zekası ... yalnızca zekanın işlediği bir durumda olabilmek ... azizlerin, ciddi insanların ve büyük öğretmenlerin aradığı da budur ... ben(I), imge orada değildir." 57

    "Dikkat, farkındalık ve büyük bir şefkat duygusuyla seyretmekte, kendine özgü bir zeka vardır. Bu seyrediş ve zeka harekettir." 58

    Dikkat salt enerjidir. Bütün psişik sorunlarımızı çözecek, bizi onlardan kurtaracak, zihinde hiçbir anı ya da anı izlerinin kalmamasını sağlayacak olan da budur.

    "Bütün dikkatinizi verdiğinizde ... artık gözlemleyen yoktur. Bu durumda salt enerji olan bir dikkat hali vardır ve bu salt enerji, zekanın en üst biçimidir. Doğal olarak bu zihin hali bütünüyle sessiz olmalıdır, bu sessizlik (...) tam bir dikkat, denetim altına alınmamış bir dinginlik olduğunda ortaya çıkar. Gözlemleyen ve gözlemlenenin olmadığı bu tam sessizlik, dinsel bir zihnin en üstün biçimidir. Ancak, bu hal içinde neler yaşandığı dile getirilemez, çünkü dile getirilen bir şey gerçek değildir. Bunu anlamanız için kendi kendinize yaşamanız gerekir." 59

    Chittick Batı'nın duyum, algı, anlıksal düşünce ve bellek üzerine, bilgi üzerine kurulu yaşam biçemi ile Doğu bilgeliğinin yaşam biçeminin farkını ortaya koyan şu satırları yazar:

    "İbn Arabi'nin üstünde durduğu konulardan biri, akıl'ın, tanrı, dünya ve ben hakkında bilgi kaynağı olarak yetersiz olduğudur. Onun öğretileri temelde 'keşf', 'doğrudan doğruya tanık olma' (şuhud), 'temaşa' (müşahede) ve 'zevk'e dayanır ki, bunların hepsi de aklın sınırlarını aşar." 60

    Anlamlandırma süreci insan beyninde protein çökmelerine neden olduğu için buna kelamın et olması da denmiştir. Başka bir deyişle, öğreti üzerine çalışmalar kişilerde nesnel birikimlere yol açar. Her öğreti, her ideoloji, her kuram kendini överek insanlarda bedenlenmek isteyen bir ruh gibi davranır. Bu arada özgürlük, irade sözcüklerini de mutlaka kullanır. Oysa bütün bunlar epistemolojik zorlamalardır.

    Hakiki kimlik bu tür etiketlerle elde edilemez.

    Doğrudan yaşantı denilen şey insanın ontolojik yanının ilişkiye girmesidir. İnsanın bir aynaya benzetilen özvarlığı dikkatini yönelttiği her şeyi içinde yansıtır, başka bir deyişle o şey olur. Dolayısıyla öncelikle ontolojik varoluşun kendi bilincine varması gerekir. Buna yokluk deneyimi adı verilir. Varoluşunun içinde saklı bulunan öznitelikler, değerler, erdemler o zaman kendilerini o insandan dışavurur ve başka insanlara da bu erdemleri deneyimleme olanağı sağlar. Bütün bunlar insan bilincinin dönüşüm kıpıları olarak adlandırılabilir. İnsan ontolojik olarak zati erdemler taşır, ama bu erdemleri açığa çıkartıp çıkartmamak onun edimleriyle belirlenir. Arı kavramsal bilinçlenme yanında keşf, sezgi, doğrudan deneyim ve en önemlisi zevk bu dönüşümün duraklarıdır


    3/6/2006

    KADİM BİLGELİK

    KADİM BİLGELİK


    İRFAN ÖĞRETİLERİ
    Ermişlerin ermişi HERMES THOT

    Metin BOBAROĞLU

    İki binli yıllara girdiğimiz söylenen bu günlerde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de heyecanlı kutlamalar yapıldı. Ortak bir kabul ve mutluluğu paylaşmak çok güzel. Dünya insanının bu tür barış ve mutluluk kutlamalarına çok gereksinimi var doğrusu. Ancak başka bir yönüyle bakıldığında insanlık tarihi geçtiğimiz bin yıl içine sıkıştırılmış olmuyor mu?

    Bu milenyumlu (bin yıllı) tarihlerin başlangıcı milat (doğum) olarak kabul edilmiştir. Milat yani İsa'nın doğumu, tüm insanlık tarihi için bir dönüm noktası olduğunda, bütün tarihsel olaylar bu referansa göre tanımlanacaktır. İnsanlık tarihinin merkezinde İsa'nın doğumu vardır ve o doğum sıfır noktasıdır. Artık her şey ondan önce ve ondan sonra olarak anlam taşıyacaktır.

    Hıristiyan Avrupa merkezli dünya görüşleri için milenyumun taşıdığı anlam, yalnızca bir takvim olayı değildir.

    İsa Mesih insanlığı günahtan kurtarmak için Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilmiş ilk günahsız insandır, inancı onu tarihin merkezine oturtuyor. Diğer inanç ve uygarlıklarda başlangıç mitosu ile ilgili tarihe konmuş referanslar farklı olmakla birlikte, egemen Batı Uygarlığının etkisiyle miladi takvim tüm dünyanın ortak referansı haline gelmiştir.

    Biz de pergelin sabit ucunu bu noktaya batırarak, diğer serbest ucunu açabildiğimiz ölçüde tarihin derinliklerine seyahat edeceğiz.

    Kimi zaman yeryüzünün akarsularında coşacağız, kimi zaman göllerde mola vereceğiz, kimi zaman da okyanusların enginliğinde dinleneceğiz. Zaman zaman kaynaklardan su içeceğiz, zaman zaman yeraltı sularının gizeminde dolaşacağız.

    Kültür, en geniş tanımıyla yaşam biçimini gösterir. Kültür, insan-doğa ve insan-insan ilişkilerinin toplamıdır. Kültürü belirleyen üretim-tüketim-paylaşım ilişkileridir.

    Kültür insan tarafından üretilmiş, nesilden nesile aktarılmış bir "ikinci doğa" niteliğindedir. Öyle ki, insan nasıl doğal çevreyle kuşatılmışsa o denli de kültür çevresiyle kuşatılmıştır. Kültürler bilim, sanat ve felsefeyle inceden inceye işlenerek rafine edilirler ve ortaya yüksek yaşam biçimleri olan uygarlıklar çıkar.

    Kültür daha çok gelenek, görenek, töre ve alışkanlıklara sinmiştir. İnsana bilinç dışı bir veri olarak etki eder.

    Uygarlık ise bilinçli bir üretim olarak kültürün içinden doğar ve döner kültüre katılır. Bu nedenle kültürler karşılaştıklarında içlerine kapanmasına karşın, uygarlık doğduğu kültürden diğerlerine geçerek yayılır ve evrenselleşir .

    Her kültür içindeki birey, uygarlıkla tanıştıkça diğer kültürlere açılır ve insanlığın ortak uygarlığına katıldıkça da ondan pay alır. Böylece yerel sınırlarını aşarak kendini dünya insanı olarak algılamaya başlar.

    Bir başka deyişle uygar insan, dünyanın neresinde ve hangi kültürde üretilirse üretilsin, insanlık değerlerine sahip çıkan, onu benimseyen ve yaşamına katan insandır.

    Biz, kırka yakın farklı kültürü bünyesinde barındıran Anadolu insanıyız. Anadolu Doğu ve Batı kültürlerinin ve uygarlıklarının bir araya geldiği ve etkileştiği çok yoğun bir ortam ve kavşaktır. Bu nedenle dünya uygarlıklarını algılamak ve yorumlamakta Anadolu İnsanı rakipsiz yetenektedir kanısındayım.

    Dünya kültür ve uygarlıklarını, özellikle bizim de bir yönüyle içinde bulunduğumuz Batı Uygarlığını derinden etkileyen bir öğretiyi ve bir kişiyi tanıtmakla işe başlayacağım. Bu öğreti Hermetizm ve bu kişi de Hermes Thot'tur.

    Hermes Thot, kendinden sonra gelen dinleri, mistik akımları etkilediği kadar sanat, bilim ve felsefeyi de derinden etkilemiştir. Kimdir bu Hermes?

    Hermes eski Mısır'ın büyük ermiş-filozofu bir kişidir ve Antik Mısır Uygarlığına damgasını vurmuş bir mürşit (inisiyatör) olarak bilinir. Mısır'da bulunan milattan önce üç bin yıllarına ait yazmalarda Hermes'in "Tanrılar Dönemi" denilen bir dönemde yaşadığı söylenmektedir. Bu da onun en eski öğreticilerden olduğunu göstermektedir. Ona Hermes adını Yunanlı yazarlar vermiştir. İskenderiyeli Clément ve Asklepios'un eserlerinde ondan Hermes Trimegistes diye söz edilir. Trimegistes, Üç kez bilge demektir.

    Hermes Eski Yunanda tanrılaştırılmıştır. Latinler de ondan Merkür Trimegistes olarak söz etmişlerdir. Araplar, Herms-i Heramise diye ondan alıntılar yapmışlardır.

    İslam dünyasında ise İdris diye bilinmektedir. Terzi mesleğinin kurucusu da sayılan bu bilge kişi Terzi Hermes diye de ün salmıştır. Zaten İdris sözcüğünün anlamı da terzi demektir. Yunus Emre bir şiirinde ondan "İdris nebi hülle biçer, gezer Allah deyu deyu" diye söz etmiştir.

    Hermes'in Mısır dilindeki adı ise Thot 'tur. Thot'un terziliği, tasavvuf ve gnostik öğretilerde dış anlamıyla değil, daha çok iç anlamıyla benimsenmiştir; yani o insanlara "initiation" yoluyla hal elbisesi giydirmektedir.

    Hermes sözcüğü Ermes, Hermis ve Heramis biçimlerinde de söylendiği gibi Anadolu Türkçesine de Ermiş olarak girmiş ve Tanrıya kavuşma halinin bir adı olarak benimsenmiştir. Böylece tasavvufun en temel kavramı ve amacı "ermiş" olmuştur.

    Hermes'in öğretisi Antik Mısır'da Theb ve Menphis tapınaklarında halka kapalı ve yalnızca inisiye olmuş kendi üyelerine derece derece sunulmaktaydı.

    Bu öğreti üç temel üzerine inşa edilmekteydi.

    Birincisi kavramsal olup akla hitap etmekteydi, ikincisi simgesel olup sezgiye, üçüncüsü mistik olup iç görüye ve iç deneyime hitap etmekteydi.

    Kavram, sezgi ve iç deneyim yoluyla kişi değiştirilip, yeniden doğuma ve yeniden yapılanmaya dönüştürülüyordu. Böylece herkesin bilmediği sırlara vakıf bir ermişler topluluğu oluşturulmuştu.

    Bu ermişler topluluğu İskenderiyeli Clément'in bildirdiğine göre, Hermes'e ait kırk iki kitaptaki bilgilerle donatılıyordu. Bu kitaplardan bir kısmı dinsel metinler, bir kısmı yönetimle ilgili bilgiler, bir diğer kısmı Astronomi, Astroloji, Kozmoğrafya, Coğrafya, Geometri ve Matematiğe ait bilgileri içeriyordu. Bu kırk iki eser bir bakıma ilk ansiklopedi niteliğindedir.

    Antik Mısır dili, İbrani ve Arabi diller gibi niyet (intentional) dilleridir. Yazılırken sessiz harflerle yazılır, okunurken ise seslendirilir. Grek ve Latin dilleri ise ünlü ve ünsüz harflerle birlikte yazıya geçirilirler.

    Bu dil özelliğine bağlı olarak Yunanca'da Hermes diye yazılan, Mısır dilinde HRM diye yazılmaktadır ve Hiram diye ünlendirildiğinde Nûrlanmış anlamına gelmektedir. Ra: Güneş, Işık, Nûr anlamına geldiği için Hiram; Ra'ya ermiş, Nûr'a kavuşmuş demektir.

    Hermetik öğretinin simgesel yöntemi dil ile bütünleştirilmiştir. Yirmi iki harften oluşan Mısır alfabesinin her harfi, bir sırrın simgesi olarak kodlanmıştı. Ayrıca her harf bir sayıya karşılık geliyordu. Her harf ve sayı da üçgenlerle gösterilen üçlü bir yasaya bağlıydı ki her birinin Lahut aleminde, Akıl aleminde ve Madde aleminde birer yansıması bulunduğu gösterilmiş oluyordu.

    Bu yöntem daha sonra İbrani mistisizminde Kabala ve Zohar'da ve İslam tasavvufunda Ebced ve Hurufilik'te kullanılmıştır.

    Örneğin, bir sayısına karşılık alfabenin ilk harfi (Alfa, Alef, Elif vb.)

    Lahut aleminde: Kendisinden bütün eşyanın çıktığı "saltık varlık"a;

    Akıl aleminde: Sayıların kendinden çıktığı ve birleştiği "bir" sayısına;

    Maddi ve Doğal alemde: Göreli varlıkların baştacı olan "insan"a karşılıktır.

    Bu ilk harfin sırrı elinde asa, başında altın taç, sırtında beyaz bir giysi bulunan bir bilge biçiminde betimlenmekte idi. Asa amirliğe; Altın Taç evren nûruna; Beyaz Giysi de saflığa ve temizliğe işaret ediyordu.

    Daha önce belirttiğimiz gibi Hermesçilikte üçgen özel bir simge olarak kullanılmaktaydı.

    Bunun nedeni anlayış (irfan) gözünün açılması için birbirini bütünleyen kavramların üçlü bir dizge olarak kullanılıyor olmasıydı.

    Örneğin;

    Hermes'e göre mistik deneyimlerin amacı insanın özgürlüğüdür. Bu özgürlük, insanın nefsi arzulardan arınarak asıl kaynağa ilahi nûra kavuşarak şuurlanmasıdır.

    Şimdi de Hermes'in öğretisiyle ilgili kendi sözlerine bir bakalım:

    "Asıl insan Nûr'dur. İnsanlar bu nûru tanımazlar ve onu fark edemezler; ancak hakikat budur. Nûr her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Bir insan nûr olan Osiris ile birleştiğinde, tikel tümelle birleşmiş olur ve o zaman nûru, o perdeler arkasında gizlense de yine her şeyi görür.

    Başka her şey geçicidir, ancak nûr süreklidir. Nûr insanın hayatıdır. Her insan için bu nûr kendisine her şeyden daha yakındır.

    Bir insan bilgi ile törenlerin ve ayinlerin (ritüel) üstüne yükselir ve Osiris'e ererse, Nûr'a, o her şeyin başlangıcı ve sonu olan ve baştan başa nûr ile çağlayan Amon-Ra'ya varır."

    Ra: Nûr, Güneş, Işık

    Osiris: Tümel Zekâ

    Am-On-Ra: Kozmik Sevgi Güneşi

    Hermesçi mistikler, kendilerini bütün varlıklarla birlik halinde görürler. Onların elde ettikleri ruhsal arınma ve aydınlanma, onlara evren ile ortaklık şuurunu getirir. Bu tür ermişlerin biricik görevi de ayırmaksızın herkese ve her şeye iyilikte bulunmaktır.

    Hermes diyor ki: "Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kâlpteki Osiris, semadaki Osirisi tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır."

    Hermes, onu izleyenlere yaptığı her konuşmanın sonunda şöyle demekteydi:

    "İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılarsa ölümsüz insanlardır. Nûr sizsiniz ve bu nûr daima parlasın." Hermes'in bu sözleri tapınakların kapılarına işlenmişti.

    Hermes öğretisinde insan yedi mertebeden oluşmuş bir varlıktır.

    1. Shat : Maddi beden

    2. Ank : Hayat kuvveti

    3. Ka : Astral nûr, Kâlp

    4. Hati : Hayvansal ruh

    5. Sheybi : Kutsal ruh

    6. Bai : Akli ruh

    7. Kon : İlahi ruh

    Hermetik yolcu için en son gaye nûra kavuşmaktır. Bunun için üç aşamalı bir eğitim uygulanırdı.

    1. Beden eğitimi

    2. Hayvansal ruh eğitimi

    3. İnsani ruh eğitimi

    İnsan ancak insani ruh eğitiminden sonradır ki evrenin görünmez kuvvetleriyle ilişkiye geçebilir ve gayb aleminden feyz alabilir. Bu yolla nefsine egemen olur ve ilahi özgürlüğe kavuşabilir ve ancak böyle bir kimsedir ki diğer insanları irşat edebilir.
    Hermes'in öğrencilerine öğüdü şuydu:
    "İlim kuvvetin, iman kılıcın, sukut da delinmez zırhın olsun. Hakikati herkesin anlayış derecesine göre açıkla. Ruh üstü örtülü bir nûrdur ki ancak Aşk ile ebedi olarak parlar; aşksız ise sönüp gider." İşte ermişlerin ermişi Hermes böylece öğretisini Aşk ile noktalamıştı.

    KAYNAKÇA

    Felsefe Ansiklopedisi, Cemil Sena Ongun
    Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu
    Tasavvuf Tarihi, Cavit Sunar
    Tasavvuf Felsefesi, Cavit Sunar
    Tasavvuf Tarihi, M. Ali Ayni